23 Şubat 2026 Pazartesi

Burjuvazinin 'başarı' hikayesinin kıskacında emekçilerin yaşam kavgası 

Alınteri Gazetesi Yazarı Selçuk Ulu, dayanışma yazıları kapsamında yazdı.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, katıldığı canlı yayında "yabancı yatırımcıda kariyerim boyunca ilk kez bu kadar yoğun bir ilgi görüyorum" diyerek piyasalardaki "iyimser havayı" öne çıkarıyor. Hayat pahalılığını Türkiye'nin en önemli makroekonomik sorunu olarak tanımlıyor "sabır ve kararlılıkla bu programı uygulamak zorundayız" diyerek de izlenen hattının değişmeyeceğini ilan ediyor. Bakan'a göre konut arzı arttıkça kira enflasyonu düşecek, iyi yağışlar gıda fiyatlarını rahatlatacak dezenflasyon süreci de "istikrarlı" bir biçimde ilerleyecek.

Bir "başarı" hikayesi anlatılırken daha cebine girmeden eriyen asgari ücretin kıskacındaki işçi sınıfı, işsizler, gençler ve kadınlar bu tablonun neresinde? TÜİK'in 2025'in son çeyreğine ilişkin işgücü verileri, "yatırımcı güveni" anlatısının gölgesinde kalan daha keskin bir gerçeği işaret ediyor. Manşete çıkarılan yüzde 8,2'lik işsizlik oranı, buzdağının görünen kısmı. Asıl tablo zamana bağlı eksik istihdamı, iş aramayı bırakıp "umudunu kaybedenleri" ve benzeri kategorileri birlikte ele aldığınızda beliren yüzde 29'luk "atıl işgücü" oranında saklı.

Yani çalışabilecek yaştaki her on kişiden neredeyse üçü ya işsiz ya iş bulmaktan vazgeçmiş ya da haftada birkaç saat çalışıp yoksulluğun kıyısında tutunmaya çalışan bir hayatın içine sıkışmış durumda. Yüzde 8,2 sadece "bir kişiyi" görünür kılarken diğer "iki kişi" istatistiksel olarak yok hükmünde sayılıyor. Bununla birlikte, sermayenin esnek ve kölece çalışma düzenini ve düşük ücret rejimini ayakta tutan en güçlü dayanak tam da bu görünmez kılınan yedek işgücü havuzudur.

Buradan tekrar Şimşek'in "yabancı yatırımcı ilgisi" sözlerine dönelim. Kuşkusuz emperyalist tekelci sermayesinin bu ilgisinin temel nedeni ucuz işgücü ve azami kâr beklentisidir. Kârın yükselmesinin yolu, reel ücretlerin baskılanması, emekçilerin örgütsüzleştirilmesi, pazarlık gücünün zayıflatılması ve kapıda bekleyen geniş bir işsiz/eksik istihdam ordusunun varlığıyla açılmaktadır. Nitekim DİSK-AR'ın raporuna göre 2025 yılında işçi ücretlerinde vergi, kesinti ve enflasyon nedeniyle yaşanan toplam kayıp en az 2 trilyon 501 milyar TL'yi buldu. Emperyalist burjuva yatırımcının "güvendiği" şey, bölünüp parçalanan işçi sınıfının disiplin altına alınmış ve her türlü itiraz kanallarının daraltılmış hâlinden başka bir şey değil. Bu nedenle Şimşek'in övdüğü "pozitif tablo" işçiler açısından adeta daha kapsamlı bir güvencesizlik ve kölelik planının vitrinidir.

Şimşek'in hayat pahalılığını "makroekonomik" bir sorun olarak tarif etmesi önemli bir itiraf. Ancak sorun yalnızca bir "makro" başlığı değil çok daha somut bir sınıfsal paylaşım meselesi. Yaratılan toplam zenginlikten kimin ne kadar aldığı meselesi. Şimşek'in açıklamalarında bu paylaşım ilişkisine dair neredeyse hiçbir şey yok çözüm olarak önerilen, "sabır" ve "kararlılıkla" sürdürülen program. Programın öznesi emperyalist yatırımcı, piyasalar ve sermaye çevreleri. Nesnesi ise işçi sınıfı. Onlardan beklenen kemer sıkmaya, işsizliğe, eriyen ücretlere karşı "sabırlı" olmaları.

Kira ve gıda fiyatlarına ilişkin vaatler de bu nedenle emekçilerin gündeliği ile çarpışıyor. OECD verilerine göre son on yılda Türkiye'de kiralar yüzde 1.457,7 oranında artarak barınma sorununu yapısal bir krize dönüştürdü . Konut arzı artsa bile, konutun kâr için üretildiği bir düzende kiraların işçilerin cebine "uygun" hale gelmesi otomatik bir sonuç değildir. TCMB verilerine göre ortalama 100 metrekarelik bir konutun kirası 22 bin 475 TL'yi bulurken, net asgari ücret 28 bin 75 TL'de kalmakta barınma, temel bir hak olmaktan çıkıp lüks tüketime dönüşmektedir. "Uzun vadede düşüş" vaadi, bugün barınma krizi yaşayan milyonlar için ertelenmiş bir teselliye dönüştürülüyor.

Gıdada "iyi yağışlar" beklentisi ise fiyatların üreticiyle değil aracılarla, büyük zincirlerle ve piyasa gücü elinde olan tekellerin belirlendiği bir yapıda, emekçi sofralarına kendiliğinden yansımıyor. Ocak 2026 itibarıyla gıda enflasyonu yıllık yüzde 31,69 ile genel enflasyonun üzerinde seyrediyor. Yıllardır hangi palavrayı sıkarlarsa sıksınlar üretici ucuza satmaya, tüketici pahalıya almaya devam ediyor. İnsanın en temel ihtiyacı olan gıda asalak burjuvazinin kârının ve spekülasyonun konusu oluyor.

Üstelik bu tablo emekçi yığınlar içinde de eşit dağılmıyor. TÜİK verilerinin bile işaret ettiği üzere kadınlarda işsizlik oranı yüzde 11,1 ile erkeklerin iki katına yakın. Genç kadınlarda bu oran yüzde 20,7'ye fırlıyor. Kadınların işgücüne düşük katılımı (yüzde 35,9), ataerkil düzenin kadını hem ücretsiz ev içi emek için sıkıştırdığını hem de işgücü piyasasına girdiğinde ayrımcılığa maruz bıraktığını gösteren somut bir veri olarak çıkıyor karşımıza. Genç işsizliği de benzer biçimde kronik. 15-24 yaş aralığında işsizlik oranı yüzde 14,9. Her yüz gençten önemli bir kısmı işsiz, önemli bir kısmı ise güvencesiz işlere itiliyor. Üniversite diploması, istikrarlı bir gelecek garantisi olmaktan çıktı.

En trajik olan ise "iş bulma umudunu yitirenler". Resmi kayıtlarda "işsiz" bile sayılmayan bu insanlar ya gayri resmi ve güvencesiz işlere razı ediliyor ya da tamamen aileye bağımlı hale geliyor. Bu kapitalist barbarlık düzeninin en ağır psikolojik şiddetlerinden birisi burada ortaya çıkıyor. İnsanları yalnızca yoksullaştırmakla kalmayıp "bir şey değişmez" duygusuna mahkûm ediyor.

Dolayısıyla karşımızda iki ayrı gerçeklik var. Birincisi, doymak bilmez tekelci sermayeyi merkeze alan, "yatırımcı güveni artıyor, dezenflasyon sürüyor, arz yönlü önlemlerle sorunlar çözülecek, sabır gerekiyor" diye özetlenen resmi anlatı. İkincisi, TÜİK'in manşetlerinin değil ayrıntılarının işaret ettiği genişleyen atıl işgücü, sürekli genişleyip büyüyen ücret kayıpları, barınma ve gıda krizinin emekçi bütçesini ezdiği, gençlerin ve kadınların daha ağır koşullara itildiği gerçek hayat.
Emekçilerin sefaleti derinleşirken sermayenin "güveni" büyüyorsa, o güveni mümkün kılan zemini sarsmadan bu tablo değişmez.