"Aptal" suçlamasına maruz kalan Z kuşağı neye direniyor?
Alınteri Gazetesi Yazarı Selçuk Ulu, Dayanışma Yazıları kampanyamız kapsamında yazdı.
Z kuşağı olarak adlandırılan neslin "aptal" olduğu iddiası, sinirbilimci Jared Cooney Horvath'ın Ocak 2026'da Amerikan Senatosu'ndaki ifadesiyle yeniden gündeme oturdu. Horvath, senatoda Ticaret, Bilim ve Teknoloji Komitesi'ne sunduğu yazılı raporda, Z kuşağının modern tarihte ebeveynlerinden daha düşük standart test skorlarına sahip ilk kuşak olduğunu söyledi. Dikkat, hafıza, okuryazarlık ve mantıksal akıl yürütme gibi alanlardaki bu gerilemenin temel sebebi olarak da ekran süresinin artışını ve dijital teknolojilerin eğitime kontrolsüz entegrasyonunu gösterdi. Peki 80 ülkeden derlenen bu veriler gerçekten de bütün bir kuşağı "aptal" ilan etmek için yeterli mi? Meseleye üretim ilişkileri, sınıf mücadelesi ve tarihsel materyalizm çerçevesinden baktığımızda bu "aptallaşma" tezinin hem bilimsel hem de ideolojik açıdan son derece sorunlu olduğu açık.
Horvath'ın Senato'ya sunduğu 7 sayfalık yazılı rapor, bu tartışmayı veriye dayalı olarak derinleştiriyor. Rapor, eğitim teknolojilerinin (EdTech) öğrenme üzerindeki etkisini uluslararası ölçekte ve onlarca yıllık veriyle ortaya koyuyor. PISA, TIMSS ve PIRLS gibi milyonlarca öğrenciyi kapsayan değerlendirmeler net bir sonuca işaret ediyor. Okullarda ekran başında geçirilen süre arttıkça, öğrencilerin okuma, matematik ve fen bilimlerindeki performansı düşüyor. Rapordaki grafikler bunu doğrusal bir ilişki olarak gösteriyor. Burada ortaya çıkan tablo daha fazla ekran süresinin daha düşük performans anlamına geldiğini anlatıyor.
Bu durum, teknolojinin doğası gereği "kötü" olmasından kaynaklanmıyor elbette. Sorun, bu teknolojilerin kapitalist üretim ilişkileri ve kâr mantığı içinde nasıl tasarlandığı, pazarlandığı ve eğitim sistemine entegre edildiğiyle ilgilidir. Raporda Horvath'ın "Dijital platformlar hızlı geçiş, yenilik ve sürekli etkileşim yakalamak için optimize edilmiştir" sözü aslında "dikkat ekonomisi"nin özünü tanımlamış oluyor. Sosyal medya devleri ve EdTech tekelleri, öğrencilerin dikkatini en uzun süre ekranda tutacak, onları sürekli yeni uyaranlarla besleyecek algoritmalar geliştiriyorlar. Amaç derinlemesine düşünen, eleştirel bireyler yerine hızlı tüketen, anlık tatminlerle yönlendirilebilen, kesintili dikkat alışkanlıklarına sahip kitleler yaratmaktır. Bu, sermaye birikiminin günümüz dünyasındaki yeni aşamasının eğitim alanındaki somut tezahürü olarak çıkıyor karşımıza.
Raporun çarpıcı bölümlerinden biri, meta-analiz sonuçlarını sunduğu tablolardır. Bu tablolar, genel eğitim teknolojilerinin (-0.13), çevrimiçi öğrenmenin (-0.22) ve özellikle birebir bilgisayar programlarının (-0.30) sıradan sınıf içi öğretimin etkililiğinin bile altında kaldığını gösteriyor. Bu, devasa yatırımlar yapılan dijital dönüşümün, öğrenme çıktılarına katkı sağlamadığı gibi mevcut öğretim kalitesini dahi düşürdüğü anlamına geliyor. Kapitalist sistem, çözüm olarak sunduğu teknolojik araçlarla aslında sorunu daha da derinleştiriyor. Sadece sınırlı ve dar alanlarda (örneğin, uyarlanabilir alıştırma sistemleri) mütevazı bir katkı (+0.10) görülmesi, teknolojinin ancak sermayenin kâr odaklı tasarımından arındırılıp pedagojik hedeflere sıkı sıkıya bağlı araçlar haline getirildiğinde işe yarayabileceğini gösteriyor.
Rapor ayrıca okuma ve yazma becerileri üzerine de önemli bulgular sunuyor. Ekrandan okumanın (-0.16) ve klavyeyle not almanın (-0.21) kâğıda kıyasla daha düşük öğrenme çıktıları sağlaması, teknolojinin "nötr" bir araç olmadığına dair fikir veriyor. Dahası, öğrencilerin notlarını gözden geçirmesine izin verildiğinde bu olumsuz etkinin daha da büyümesi (-0.42), derinlemesine işleme ve anlamlandırma süreçlerinin dijital ortamlarda nasıl sekteye uğradığını gösteriyor. Horvath'ın "uzamsal sabitlik, azalan kaydırma ve bedensel etkileşim hafıza oluşumunu destekler" tespiti, öğrenmenin yalnızca soyut bir bilişsel süreç değil aynı zamanda maddi bir pratik olduğunu hatırlatıyor. Dolayısıyla bilginin edinilmesi ve içselleştirilmesi, duyusal deneyimler ve fiziksel etkileşimlerle bütünleşik bir süreçtir. Kapitalizmin dayattığı soyutlanmış, bireyselleştirilmiş ve hızlandırılmış dijital öğrenme modelleri bu bütünlüğü parçalayarak öğrenmeyi yüzeyselleştiriyor.
Horvath raporunun altını çizdiği önemli noktalardan biri de "neden" sorusuna getirdiği nörobilimsel açıklamadır. İnsan dikkat sisteminin aynı anda tek bir göreve odaklanmak üzere evrildiğini, dijital platformların ise sürekli geçiş ve çoklu göreve zorlayarak bu sistemi bozduğunu belirtiyor. 2023'te Nature dergisinde yayınlanan bir Almanya çalışması da bunu doğruluyor. Akıllı telefonun sadece varlığı bile, ona dokunulmasa ve bildirimler kapalı olsa dahi temel dikkat performansını düşürüyor. Beyin, her an bir şey olacakmış gibi kronik bir teyakkuz durumuna geçiyor. Yani Horvath'ın ifadesiyle, "Biz biyolojik olarak ekranlardan değil, diğer insanlardan öğrenmek üzere evrildik ve ekranlar bu süreci devre dışı bırakıyor."
Bu, bireysel bir irade sorunu değil tekrarlanan koşullanmanın bir sonucudur. Yani kapitalist dijital ekosistem, öğrencilerin beyinlerini adeta kendi kâr mantığına göre yeniden şekillendirmekte, onları sürekli dikkat dağınıklığı ve yüzeysellik içinde yaşamaya koşullamaktadır. Bu Marks’ın vurguladığı "yabancılaşma" kavramının en güncel ve somut örneklerinden biridir. İnsanın kendi ürettiği teknoloji, ona yabancılaşarak onun bilişsel kapasitesini, dikkatini ve öğrenme yeteneğini sömüren bir güce dönüşmektedir.
Ancak bu değişimi "aptallık" olarak yorumlamak büyük bir yanılgı olur. 2024'te Viyana Üniversitesi'nden bir ekip, IQ testlerinde normalde bir alanda iyi olan kişinin diğer alanlarda da iyi çıktığı "pozitif manifold" yapısının zayıflamaya başladığını fark etti. İnsanlar belirli alanlarda güçlü, diğerlerinde zayıf performans göstermeye başlamıştı. Bu bir çöküşten ziyade bir farklılaşma. Nitekim Northwestern Üniversitesi'nin incelediği dört alandan üçünde gerileme yaşanırken, bir alanda yükseliş vardı: Üç boyutlu uzaysal muhakeme. Bu nesil, dijital ortamlarda üç boyutlu görsel bilgi işlemeye çok daha fazla maruz kaldı. Beyin, bu etkileşimle uzaysal zekayı besleyen kaslarını geliştirdi ama bunu başka kasların kasılması pahasına yaptı.
Horvath'ın Senato ifadesinde verdiği SAT sınavı örneği ise durumun vahametini gösteriyor. Eskiden 750 kelimelik metinlerle ölçülen okuduğunu anlama becerisi, geçen yıl yeniden tanımlandı ve her biri hakkında bir soru olan 54 kısa cümleye dönüştürüldü. Sosyal medyadaki kısa videolara benzer bir değişim yaşandı. Eğitimciler, çocukların ne yapabilmesini istediklerine karar verip müfredatı ona göre şekillendirmek yerine, eğitimi araca uyduracak şekilde yeniden tanımlamaya başladı. Horvath'ın ifadesiyle "Bu ilerleme değil, teslimiyettir."
İşte bu teslimiyeti fark eden bazı ülkeler rotayı tersine çevirmeye başladı. Dijital kültürün öncülerinden İsveç, 15 yıl boyunca süren coşkulu dijitalleşme politikasının ardından okuduğunu anlama puanlarının düştüğünü gördü. Eğitim Bakanı Lotta Edholm, ülkesinin dijital eğitim politikasını "bilimsel temeli olmayan bir deney" olarak nitelendirdi ve hükümet 100 milyon euronun üzerinde bir bütçeyle basılı kitaplara geri dönüşü başlattı. Danimarka da 2026'dan itibaren tüm ilkokullarda telefon ve 15 yaş altına da sosyal medya yasağı getirdi.
Horvath raporundaki politika önerileri, bağımsız etkinlik standartları, veri koruma, şeffaflık ve yaşa uygun ekran süresi sınırları gibi önlemlerle devletin piyasayı düzenleyici rolünü öne çıkarıyor. Vahametin boyutu düşünüldüğünde bu tür düzenlemelerin gerekli ama yeterli olmadığı açıktır. Asıl çözüm eğitimi bir kâr alanı olarak gören, öğrencileri tüketici ve veri kaynağı olarak metalaştıran kapitalizmin kendisine karşı mücadele etmekten geçer.
Bu noktada en ironik saptama, Z kuşağının kendisinden geliyor. "Brain rot" yani "beyin çürümesi" kavramı, 2024'te Oxford Sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçildi. Ama bu kavramı viral yapan, o bilişsel erozyonu ilk fark edip ona bir isim veren ve hatta bunu mizah malzemesi yapan yine Z kuşağının kendisi. Kendi durumunun farkında olan bir kuşaktan söz ediyoruz. Norveçli araştırmacıların en önemli bulgusu, bilişsel yeteneklerdeki düşüşün genetik değil, çevresel olduğuydu. Demek ki çevresel nedenler düzeltilirse toparlanma da mümkün.
Ve tam da bu noktada, "aptal" suçlamasına maruz kalan Z kuşağının neye direndiği sorusu yanıtlanmayı bekliyor. Son iki yılda dünyanın dört bir yanında yükselen gençlik hareketleri, bu kuşağın yalnızca bilişsel becerilerinin farklılaşmasıyla değil aynı zamanda sınıf bilincinin ve örgütlenme kapasitesinin de geliştiğini göstermektedir. 2025 yılı, gençlik ağırlıklı hareketlerin hükümetleri devirdiği, küresel bir ayaklanma dalgasına tanıklık etti. Carnegie Küresel Protesto İzleyicisi (Carnegie Global Protest Tracker) verilerine göre, 2025 yılında dünya genelinde 70'den fazla ülkede hükümet karşıtı gösteriler patlak verdi. Bu gösterilere 10 milyondan fazla insan katıldı. Bu 2017'den bu yana en yüksek rakam olarak kaydedildi.
Bu hareketlerin kökeninde, sınır tanımayan ortak sorunlar yatıyor. Yükselen kiralar ve enflasyon, yapay zeka ve otomasyonun tehdidi altında işsizlik, derinleşen gelir eşitsizlikleri ve seçkinleri kayıran yolsuzluk.
Nepal'de Eylül 2025'te, hükümetin muhalefeti susturma girişimi olarak görülen bir sosyal medya yasağı Z kuşağının öfkesini alevlendirdi. Yıllardır biriken işsizlik, yandaş kayırmacılık ve yolsuzluk öfkesi sokaklara taştı. Polisin saldırılarına rağmen protestocular hükümet binalarını ve Hilton Oteli'ni ateşe verdi. Ve çok az kişinin mümkün olduğunu düşündüğü bir şeyi başararak Başbakan Sharma Oli'yi istifaya zorladılar.
Madagaskar'da, dünya nüfusunun üçte ikisinin günde 3 doların altında bir gelirle yaşamak zorunda kaldığı bir ülkede, kronik yoksulluk, su ve elektrik kesintilerine karşı haftalarca süren protestolar, Ekim 2025'te Devlet Başkanı Andry Rajoelina'nın devrilmesiyle sonuçlandı. "Çok çalışmak artık insanca yaşamaya yetmiyor" diyen gençler oradan oraya sürüklendikleri geçici iş sözleşmeleri ve güvencesizliğe isyan ediyor, "Kuzey Afrika'daki, Fransa'daki, Senegal'deki gençlerle aynı nedenlerle protesto ediyoruz. Güvencesizlik, fırsat eşitsizliği, artan yaşam maliyeti…" kuşaklarının ortak çığlığını dile getiriyorlardı.
Sırbistan'da bir tren istasyonunun çatısının çökmesi sonucu 16 kişinin ölmesiyle başlayan protestolar, Z kuşağının öncülüğünde hükümet karşıtı geniş bir harekete dönüştü. Devlet üniversitelerindeki öğrencilerin kampüslerde oluşturduğu taban örgütlülükleri uzun süredir kaynayan hoşnutsuzluğu harekete geçirmeyi başardı. Sadece hükümeti hedef almakla kalmadılar, Donald Trump'ın damadı Jared Kushner'ın Belgrad'da bir Trump Kulesi inşa etme projesine de karşı çıktılar ve kazandılar. Kushner'ın özel sermaye fonu projeden çekildiğini açıkladı.
Peru'da Z kuşağı, aktif yer aldığı protestolarla artan suç oranlarından sorumlu tuttukları Cumhurbaşkanı Dina Boluarte'nin Ekim ayında devrilmesinde rol oynadı. Meksika'da Kasım ayında binlerce genç, şiddet, yolsuzluk ve yetki suistimalini protesto etmek için militan biçimlerde sokaklara döküldü. Fas'ta gençler, ebeveynlerinin "Fas rüyası" olarak adlandırdığı hayata ulaşamayacaklarını dile getirerek sokakları özgürleştirdiler.
Bu küresel hareketin bir parçası da Amerikan işçi sınıfı içinde yükseliyor. Gallup anketlerine göre, Amerikan halkının ve genç işçilerin neredeyse yüzde 70'i sendikalaşmayı onaylıyor. Bu oran 1972'lerden bu yana görülmemiş bir düzey. Z kuşağından işçiler Starbucks, Amazon, Apple, REI gibi emperyalist tekellerde sendikalaşma kampanyalarının öncülüğünü yapıyor. 500'den fazla Starbucks kafesi, şirketin amansız baskısına rağmen sendikalaştı. Amazon işçileri, dünyanın en büyük tekellerinden birini yenerek şirket tarihindeki ilk sendikayı kurdu. Bu işçiler yalnızca daha iyi ücretler için değil kapitalizmin temel güç dinamiklerine meydan okuyorlar. Genç işçilerin bu mücadelesi, ekonomik güvencesizlik, artan eşitsizlik ve geleceğe dair umutsuzluğa karşı kolektif bir direniş olarak yükseliyor. ICE terörüne karşı sokak hareketinin temel gücünü de bu kuşak oluşturuyor.
Z kuşağı işte bu sisteme direniyor. Dikkatlerini yalnızca her şeyin metalaştırılmasına yöneltmiyorlar aynı zamanda onları pasif tüketiciler olarak gören kapitalist eğitim anlayışına, geleceklerini ipotek altına alan iklim politikalarına, güvencesiz çalışma koşullarına, yolsuzluğa ve eşitsizliğe direniyorlar. Nepal'de hükümet deviren, Sırbistan'da Trump Kulesi'ni durduran, Amerika'da sendikaları yeniden ayağa kaldıran, Madagaskar'da cumhurbaşkanı deviren, İstanbul’da 19 Mart darbesine karşı barikatları yıkıp sokakları özgürleştiren bir kuşaktan söz ediyoruz. "Aptal" bir kuşak, kendi sömürü koşullarını bu kadar net analiz edip ona karşı örgütlenebilir mi? Standart bir testte başarısız olabilirler ama içinde yaşadıkları toplumun çelişkilerini anlama ve onları ifade etme konusunda belki de önceki birçok kuşaktan daha yetkindirler.
Z kuşağının "aptal" olduğu tezi, bilimsel temelden yoksun ideolojik bir saldırıdır. Horvath'ın Senato raporu bu tezi somut verilerle çürütürken asıl "aptallığın" eğitimi bir endüstri, öğrencileri de birer meta olarak gören kapitalist sistemde olduğunu gözler önüne seriyor. Rapor, dikkat dağınıklığı ve öğrenme kayıplarının bireysel patolojiler değil, sistemin yapısal çelişkilerinin bir ürünü olduğunu görünür kılıyor. Bu tez, kapitalist sistemin derinleşen krizinin yarattığı toplumsal tahribatı gençlerin üzerine yıkarak asıl sorumluları yani sermaye sınıfını emperyalist barbarlığı aklama işlevi görmekten başka bir işe yaramaz.
Bu tür indirgemeci söylemlerin tersine, Z kuşağını içine doğduğu çelişkilerle birlikte anlamaya çalışmak gerekir. Onların standart testlerdeki düşük performansı, kapitalist eğitim sisteminin yozlaşmasının bir belirtisi olarak okunmalı. Onların dikkat dağınıklığı, dikkatlerini metalaştıran bir ekonomik sistemin kaçınılmaz sonucu olarak görülmeli. Ancak tüm bunların ötesinde, Z kuşağının iklim mücadelesinde, toplumsal adalet hareketlerinde ve yeni işçi sınıfı direnişlerinde oynadığı öncü role bakmak durumundayız. Bu tabloda görülen manzara bir "aptallaşma" değil tam tersine, yeni bir sınıf bilincinin, yeni bir kolektif direniş kültürünün ve mevcut sistemi aşma potansiyeli taşıyan gençliğin doğuşudur.
Teknolojiyi reddetmeyeceğiz ama kendimizi, hele hele çocuklarımızı, gençlerimizi ona gözü kapalı emanet de etmeyeceğiz. Ve en önemlisi, onun bizim yerimize düşünmesine asla izin vermeyeceğiz. Çünkü düşünmeyi bırakmak teslim olmaktır. Ve Z kuşağı, tüm "beyin çürümesi" söylemlerine ve "aptal" suçlamalarına rağmen, teslim olmaya niyetli görünmüyor. Asıl mesele, onların "aptal" olup olmadığı değil onları bu hale getiren sistemin nasıl yerle bir edileceğidir. Z kuşağının direndiği şey, tam da bu sistemi ayakta tutan tekelci sermaye ve onun ürettiği tüm yabancılaşmış ilişkilerdir.