Avrupa Birliği ABD'ye karşı çıkış arayışında
Kızıl Bayrak Gazetesi, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.
Donald Trump'ın küresel ticareti bir "emlak pazarlığı" mantığıyla ele alan hoyrat tutumu, yalnızca Çin'i ya da Meksika'yı değil, uzun yıllardır Atlantik ittifakının merkezinde yer alan Avrupa Birliği'ni de doğrudan hedef alıyor. ABD bir gün yüzde 10, ertesi gün yüzde 25 ek gümrük vergileri ilan ediyor; ardından "geri çekildi", "askıya alındı", "yeniden değerlendiriliyor" açıklamaları birbirini izliyor. ABD'nin gümrük tarifelerini iç politik manevraların ve dışa yönelik saldırganlığın basit bir aracı hâline getirmesi, serbest ticaretin "ideolojik hamisi" olduğunu iddia eden Washington'ın artık bu rolü terk ettiğini açık biçimde gösteriyor. Avrupa için sorun yalnızca ticari kayıplar değil; asıl mesele, bu keyfiliğin "kuralsız" bir dünya düzenini ve öngörülemezliği kalıcı hale getirme ihtimalinin yüksek olmasıdır.
Bu tablo karşısında Avrupa Birliği, alışıldık diplomatik itirazların ötesine geçen, daha sistematik ve çok katmanlı bir yanıt üretmeye çalışıyor. AB–Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması bu arayışın en stratejik ayaklarından biri olarak şekillenirken, Güney Amerika ülkeleriyle 25 yıldır süren müzakereler sonucunda imzalanan Mercosur Anlaşması da aynı hattın Atlantik ötesine uzanan parçasıdır. AB, Hindistan ile mevcut durumda 180 milyar Euro'yu aşan ticaret hacmini orta vadede 300 milyar Euro bandına taşımayı hedeflerken; Mercosur ülkeleriyle planlanan anlaşma, yaklaşık 800 milyar avroluk toplam ekonomik büyüklüğe ve 270 milyonu aşan bir nüfusa erişim anlamına geliyor. Hindistan'ın 1,4 milyarlık nüfusuyla sunduğu devasa pazar dikkate alındığında, AB'nin ABD merkezli ticaret düzenine alternatif olarak iki kıta, iki büyük nüfus havzası ve iki ayrı üretim havuzunu aynı anda devreye sokmaya çalıştığı görülüyor.
Bu anlaşmalar, salt ekonomik entegrasyon belgeleri değil; ABD'nin tek taraflı zorlamalarına karşı "kurallı ticaretin" hâlâ mümkün olduğunun ispatı olarak lanse edilen jeopolitik-jeoekonomik hamlelerdir. AB Komisyonu'nun başındaki Ursula von der Leyen'in bu vurguyu ısrarla öne çıkarması tesadüf değil. Aynı şekilde Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin anlaşmayı "tüm anlaşmaların anası" diye tanımlaması da Yeni Delhi'nin bu süreci yalnızca ticari değil, küresel güç dengeleri içinde konum belirleyici bir adım olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
ABD'nin "korumacı" tutumu ve Trump'ın öngörülemezliği, Avrupa'yı yalnızca yeni ticaret ortakları aramaya değil, bu ticareti "güvence" altına alacak bir güç mimarisi kurmaya da zorluyor. Trump'ın zaman zaman NATO'yu "gereksiz yük" olarak sunması ise Avrupa'nın ABD'ye askeri bağımlılığını bir zaaf olarak yeniden değerlendirmesine yol açtı. Bugün Brüksel'de konuşulan şey yalnızca savunma harcamalarının artırılması değil; ortak silahlanma projeleri, Avrupa merkezli savunma/savaş sanayii konsolidasyonu ve hatta uzayı kapsayan yeni askeri doktrinlerdir.
Bu noktada AB'ye öncülük yapma iddiası taşıyan Almanya'nın rolü dikkat çekicidir. Avrupa'nın en güçlü ekonomisi olan Almanya, uzun yıllar askerî harcamaları "sınırlı" tutmak zorunda kalmışken, Ukrayna savaşı sonrasında ise frenlerini tamamen boşaltmış durumda. Berlin yalnızca kara ve hava kuvvetlerine yatırım yapmıyor; uydu sistemleri, uzay tabanlı erken uyarı mekanizmaları ve dijital savaş altyapılarıyla silahlanmayı yeni bir boyuta da taşıyor. Bu hamleler, AB'nin ABD karşısında "stratejik özerklik" iddiasını retorikten çıkarıp maddi bir zemine oturtma çabasının temel ayaklarından biri olarak öne çıkıyor.
Ancak bu liderlik iddiası Avrupa içinde tek başına ve tartışmasız değil. Fransa, nükleer silah kapasitesine sahip tek AB ülkesi olmanın verdiği stratejik ağırlıkla, güvenlik ve savunma politikalarında kendisini vazgeçilmez bir aktör olarak konumlandırıyor. Almanya'nın ekonomik güce, Fransa'nın ise askeri ve nükleer caydırıcılığa dayanan bu ikili liderlik iddiası, şimdilik "sessiz" bir denge üzerinden yürütülüyor. Ancak Avrupa'nın askeri ve siyasal entegrasyonu derinleştikçe, bu örtük rekabetin ileride daha açık gerilimlere dönüşmeyeceğini kimse garanti edemez.
Ticaret ile askeri yapılanma arasındaki bu eşzamanlı ilerleme, Avrupa'nın yeni dönemde benimsediği temel refleksi ele veriyor. Ekonomik entegrasyon, Avrupa için giderek daha fazla askerî ve siyasal güçle tahkim edilmesi gereken bir alan olarak kurgulanıyor. ABD'nin gümrük tarifeleriyle kurduğu baskı rejimi, Avrupa'yı hem pazarlarını çeşitlendirmeye hem de bu pazarları koruyacak sert araçlar geliştirmeye itiyor. Hindistan ve Mercosur havzası, bu stratejide yalnızca yeni pazarlar değil; Avrupa sermayesinin üretim, tedarik ve yatırım ağlarını yeniden kurabileceği geniş ölçekli alanlar olarak görülüyor.
AB, bir yandan Hindistan ve Güney Amerika ile ticaretini serbestleştirirken, diğer yandan sınırda karbon düzenlemesi, Yeşil Mutabakat ve yeni teknik standartlarla hem çevre ülkeler üzerindeki baskıyı artırıyor hem ekoloji ve "yeşil yatırımlar" üzerinden yeni ve devasa kâr alanları inşa ediyor. Bu durum, Avrupa'nın "kurallı ticaret" söyleminin, merkez ülkeler lehine işleyen asimetrik bir düzene işaret ettiğini gösteriyor.
Sonuç olarak AB–Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması ve Mercosur "açılımı", Trump'ın hoyrat ticaret anlayışına karşı verilmiş "sakin" ama "kararlı" yanıtlar olarak sunulsa da esas olarak AB sermayesinin küresel ölçekte yeniden mevzilenmesinin önünü açıyor. Avrupa, ABD'ye doğrudan kafa tutmaktan kaçınırken; ticaretini çeşitlendirerek, askeri kapasitesini büyüterek ve "stratejik özerklik" söylemini somut adımlarla tahkim ederek yeni bir yol açmaya çalışıyor. Ancak bu yönelim, "kuralsızlığa" itiraz ile yeni bir güç siyasetinin inşası arasındaki gerilimi de içinde barındırıyor. Bu yolun kimler için fırsat, kimler için maliyet üreteceği sorusu ise önümüzdeki dönemin en sert sınıfsal ve siyasal tartışmalarından biri olmaya devam edecek.