7 Mart 2026 Cumartesi

ÇEVİRİ / Uluslararası savaş ve uluslararası hukukta temel dönüşümler - Avukat Roland Meister

İran'a karşı yürütülen saldırı savaşı uluslararası hukuk düzeni üzerinde ciddi etkiler yaratıyor. Almanya'nın önde gelen avukatlarından Roland Meister'ın bu gelişmelere ilişkin Rote Fahne News için kaleme aldığı ayrıntılı değerlendirme ETHA için çevrildi.

Öncelikle kısa bir ön not. Uluslararası halklar hukuku ve savaş hukuku da kendi başına anlaşılabilecek şeyler değildir; Karl Marx'ın ifade ettiği gibi, tüm "hukuk ilişkileri ve devlet biçimleri" maddi yaşam koşullarına dayanır.¹ Bu hukuk sistemi, emperyalist dünya sistemindeki temel çelişkilerin gelişimi tarafından belirlenir.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, faşist Alman Hitler rejiminin işlediği suçlara karşı duyulan büyük öfkenin koşullarında uluslararası hukukun bazı temel ilkeleri gelişti ve genişletildi. Hitler faşizmini yargılayan Nürnberg savaş suçları mahkemeleri, sömürgecilik karşıtı kurtuluş mücadeleleri ve başka sosyalist ülkelerin ortaya çıkışı, uluslararası hukuka daha fazla ilerici unsurun dahil edilmesine yol açtı.

Nürnberg'deki Uluslararası Askeri Mahkeme, kararında "saldırı savaşı"nı "en ağır uluslararası suç" olarak ilan etti. Temel ilkeler Birleşmiş Milletler kararlarının bir parçası hâline geldi ve özellikle 26 Haziran 1945 tarihli BM Şartı'na dahil edildi; bu belge aynı zamanda Uluslararası Adalet Divanı'nın statüsünü de içerir.

Ancak daha sonraki gelişmelerde, özellikle ABD emperyalizmi tarafından uluslararası hukukun ağır ihlalleri tekrar tekrar yaşandı. Emperyalist saldırıları meşrulaştırmak için saldırı savaşlarını savunma savaşları ve meşru müdafaa olarak gösterme girişimleri sürekli tekrarlandı.

ABD emperyalizminin liderliğinde yürütülen üçüncü Körfez Savaşı'ndaki "Gönüllüler Koalisyonu"nun saldırısı açıkça uluslararası hukuka aykırı, yasa dışı bir saldırı savaşı olarak nitelendirildi. Ancak bunun hiçbir sonucu olmadı; çünkü ABD Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni tanımamaktadır. O dönemdeki ABD Başkanı George W. Bush bu saldırıyı
Irak'ın sözde sahip olduğu kitle imha silahlarının oluşturduğu tehdide karşı bir "önleyici savaş" olarak gerekçelendirmişti. Oysa gerçekte Irak'ta hiçbir kitle imha silahı bulunamadı.

DÜNYA BARIŞINA YÖHELİK BİR SALDIRI
ABD emperyalizmi ve Siyonist İsrail rejiminin İran İslam Cumhuriyeti topraklarına yönelik saldırısı yalnızca tek bir ülkenin egemenliğine yönelik bir saldırı değildir; aynı zamanda dünya barışına da yöneliktir. Bu saldırı, uluslararası hukukun önemli kazanımlarının ayaklar altına alındığı zincirin en yeni ve en tehlikeli halkasıdır.

ABD ve İsrail'in şimdi başlattığı ortak saldırı savaşı bir saldırı suçudur ve Birleşmiş Milletler Şartı'nın 2 (4) maddesinin açık ve ağır bir ihlalidir. Aynı zamanda devletlerin egemenliği, toprak bütünlüğü, iyi komşuluk ve anlaşmazlıkların barışçıl çözümü ilkelerinin ihlalidir.

Uluslararası hukuk, bir devletin toprak bütünlüğüne karşı hem güç kullanımını hem de güç kullanma tehdidini açık biçimde yasaklar.

Mevcut raporlara göre ABD ve İsrail güçleri yalnızca ilk 48 saat içinde yaklaşık 1.200 hedefi vurdu. 900 kilogramlık bombalar kullanıldı ve "lider kadroya yönelik baş kesme saldırıları" ile üst düzey siyasetçiler ve askerler öldürüldü.

Bombardımanın öncelikli hedefi İran'ın hava savunmasını ve ülkenin merkezi sinir sistemini felç etmekti: hava savunma mevzileri, radar sistemleri, iletişim ağları ve askeri komuta ve kontrol sistemleri.

Pazartesi akşamına kadar 742 sivilin, bunların 176'sının çocuk olduğu bildirildi.

ABD Başkanı Trump şöyle açıkladı: "Onları yok ediyoruz. Daha gerçekten sert bile vurmadık… Büyük darbe yakında gelecek."

ABD ve İsrail'in açıklamaları, uluslararası hukukun temel ilkelerini açıkça küçümsediklerini ve hiçe saydıklarını göstermektedir.

2 Mart 2026'da yapılan askeri durum hakkındaki ilk resmi basın toplantısında ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, ABD emperyalizmi için uluslararası hukukun artık geçerli olmadığını açıkça ortaya koydu.

Şöyle dedi: "ABD ordusu bizim kurallarımıza göre savaşır… mümkün olan en geniş yetkilerle, saçma angajman kuralları olmadan, ulus inşası bataklığı olmadan, demokrasi kurma projeleri olmadan ve politik doğruculuğa uygun savaş yürütmeden. Biz kazanmak için savaşıyoruz… Biz artık savunucular değiliz. Biz savaşçılarız; düşmanı öldürmek ve iradesini kırmak için eğitildik."

Ayrıca İsrail rejimi açıkça övüldü. İsrail "yetenekli bir ortak" olarak tanımlandı; çünkü birçok geleneksel müttefikin aksine güç kullanımından çekinmediği ifade edildi. Bu aynı zamanda İsrail rejiminin Gazze Şeridi'nde Filistin halkına karşı yürüttüğü ve artık yaklaşık 100.000 ölüme yol açtığı belirtilen, ölülerin üçte ikisinin kadın ve çocuk olduğu iddia edilen soykırımın da açıkça meşrulaştırılmasıdır.

Bu uluslararası hukuka yönelik paradigma değişimine artık Almanya Başbakanı Merz de açıkça katılmıştır.

Elbette Alman emperyalizminin uluslararası hukuku geçmişte de defalarca ihlal ettiği yeni bir şey değildir. İsrail rejiminin soykırım niteliğindeki politikasına verilen destek buna örnek olarak hatırlatılmaktadır.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu hala Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle çıkarılmış bir tutuklama emrine konu olmaya devam etmektedir. Buna rağmen Filistin halkına karşı sürekli bir savaş ve saldırı politikası yürütmekte, Lübnan'a, Suriye'ye ve şimdi yeniden İran'a saldırılar gerçekleştirmektedir.

Alman hükümeti bundan da hiçbir sonuç çıkarmamıştır.
Uluslararası hukuk Alman hükümetleri tarafından yalnızca kendi emperyalist çıkarlarına hizmet ettiği zaman dile getirilmiş ve saldırgan, gerici politikaları gizlemek için kullanılmıştır.
Artık buna da gerek duyulmamaktadır.

Trump ile uyum içinde Merz şu açıklamayı yaptı: "Uluslararası hukuk değerlendirmeleri pek bir şey değiştirmez."

Çünkü: "Avrupa'dan, Almanya'dan yapılan çağrılar, İran'ın hukuk ihlallerinin kınanması ve kapsamlı yaptırım paketleri yıllardır çok az sonuç verdi."

Bunun nedeni ise şudur: "Temel çıkarları gerekirse askeri güç kullanarak savunmaya hazır değildik."

Bu bağlamda Alman Dışişleri Bakanlığı'nın İran büyükelçisini "orantısız roket ve drone saldırıları" nedeniyle eleştirmek için çağırması oldukça alaycı görünmektedir.

Mevcut gelişme Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların derin bir kriziyle birlikte ilerlemekte ve cezasızlık kültürünü güçlendirmektedir.

ABD emperyalizmi ve İsrail rejimi sözde barış görüşmelerini ve nükleer program tartışmalarını saldırıyı hazırlamak için bir örtü olarak.kullanmıştır.

İsrail açıkça bu saldırının aylar ve haftalar boyunca planlandığını açıklamıştır; yani sözde müzakere süreçlerinden daha uzun bir süre boyunca. Bu tür bir saldırı yalnızca ABD ve İsrail'in samimiyetsizliğini ortaya koymaz. Aynı zamanda ABD veya İsrail ile yapılan barış görüşmelerinin her zaman yeni bir saldırı için zaman kazanma yöntemi olarak kullanılabileceğini de göstermektedir.

İran saldırı savaşına karşı meşru müdafaa hakkına sahiptir. Ancak o da uluslararası hukuka bağlıdır ve savaşın tarafı olmayan ülkelerde sivil hedeflere saldırmamalıdır. Ayrıca ABD'nin iki ay önce Venezuela'ya yönelik saldırısını ve o ülkenin başkanının ve eşinin kaçırılmasını da unutmamak gerekir.

Halkların kendi siyasi, ekonomik ve toplumsal düzenini dış müdahale olmadan belirleme hakkı temel ve devredilemez bir haktır.

Bu nedenle saldırı savaşının yasaklanması ve toprak bütünlüğü ilkesi, İran işçi sınıfının ve geniş halk kitlelerinin İran'daki faşist rejimi devirmesine engel değildir.

Uluslararası hukukta faşist veya askeri diktatörlükleri ortadan kaldırma hakkı açıkça yer almıştır. Bu hak İran halkına da koşulsuz olarak aittir. (bkz. 12 Ağustos 1949 Cenevre Sözleşmeleri Ek Protokol I, Madde 1, paragraf 4)

DAYANIŞMA İRAN HALKINADIR, FAŞİST YÖNETİCİLERE DEĞİL
ABD ayrıca Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nı bir araç olarak kullanmıştır. Bu kurum tarafsız bir kuruluş olarak hareket etmemiş, saldırı için gerekçeler üretmiştir.

13 Haziran 2025'te İsrail bombardımanının başlamasından yalnızca saatler önce İran'a karşı bir karar kabul ederek benzer bir tutum sergilemişti.

27 Şubat 2026'da Ajans İran'ın büyük ölçekte uranyum zenginleştirmeye devam edip etmediğini doğrulayamadığını açıkladı ve İsfahan'daki sözde bir yeraltı tesisine atıfta bulundu.
ABD ve İsrail'in İran'a karşı saldırı savaşı uluslararası hukuka aykırı bir saldırı olarak kesin biçimde kınanmalıdır.

Bu saldırı yalnızca Orta Doğu halkları için değil, uluslararası hukukun ilerici hükümleri için de büyük bir tehdittir.

Bu nedenle İspanya'nın ABD'nin İran'a yönelik saldırılar için İspanyol üslerini kullanmasına izin vermemesi olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmektedir.

İspanya Dışişleri Bakanı José Manuel Albares, Morón de la Frontera ve Rota üslerinin İspanyol egemenliği altında olduğunu söyledi. RTVE televizyonunda şöyle konuştu: "Bu nedenle bu üslerin kullanımına ilişkin son söz İspanya'ya aittir."

"İspanya, sözleşmelerden veya BM Şartı'ndan kaynaklanan yükümlülükler dışında hiçbir operasyon için üslerini kullandırmayacaktır."

Bu nedenle ABD uçakları Almanya'daki Ramstein üssüne taşındı. Avrupa'daki ABD Hava Kuvvetleri karargahı burada bulunur ve İran'a yönelik saldırının bu ölçekte yürütülmesi bu üs olmadan mümkün olmazdı.

ABD karargahının ve Almanya'daki tüm ABD askeri üslerinin derhal kapatılması gerekmektedir.

ABD ve İsrail'in uluslararası hukuka aykırı saldırısına verilen her türlü destek sona erdirilmelidir.

Alman hükümeti bu saldırıyı açıkça BM Şartı'nın ihlali olarak kınamalıdır.

Uluslararası hukukun ilerici kazanımları savunulmalıdır.

ABD ve İsrail'in sorumlu liderleri savaş suçlusu olarak yargılanmalıdır.Faşizme karşı ve dünya barışı için dünya çapında koordineli bir mücadele cephesi acilen gereklidir.

Kaynaklar
¹ Karl Marx, Politik Ekonominin Eleştirisine Katkı, Önsöz, MEW 13, s. 8