Çok alâmetler belirdi
Akın Gürlek gibi hukukla da vicdanla da ilgisi kalmamış fanatik bir Saray aparatı Adalet Bakanı, onun kadar fanatik bir Kemalizm ve Cumhuriyet düşmanı İslamcı militan İçişleri Bakanı yapıldı. Nasıl bir döneme girdiğimize dair bundan daha açık bir alâmet olabilir mi?..
Nazım Hikmet, Kıyamet Sureleri üst başlığını taşıyan şiir dizisinin ilk şiirine (Alâmetler Suresi) "Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır/ Haram sevaboldu, sevap haramdır" dizeleriyle başlar.
Yaşadığımız günler insanın aklına bu dizeleri getiriyor. Bir-bir buçuk yıl öncesine gitmek gerekiyor belki ama şu son bir hafta-on gün içinde tanık olduğumuz gelişmeler bile tek adam diktatörlüğünün neyin peşinde olduğunu görmek için yeterli.
Önce amacı hatırlatayım isterseniz: "İç cepheyi sağlamlaştırmak". Diğer adıyla rejim sözcülerinin ısrarla "Terörsüz Türkiye" olarak tanımladıkları stratejik hedef.
Bilindiği üzere 40 yıllık tescilli faşist, elleri sadece devrimcilerin, demokratların, ilerici aydınlar, öğretim üyeleri hatta savcıların değil Maraş, Çorum, Malatyalı Alevilerin kanına bulanmış Devlet Bahçeli'nin ‘aniden' barış meleği kesilmesiyle başladığı iddia edilen bir "sürecin" devlet cephesi açısından anlamını ve amacını yansıtan tanımlar bunlar.
Kamuoyu gibi kendisini solda tanımlayan çevre ve örgütlerin çoğu bu sürece devletle Kürt hareketi arasında cereyan eden bir ‘pazarlık süreci' olarak bakıyor hâlâ. Kayıtsız kalanlar dahil süreci bu sınır içinde ele alanlar bu yaklaşımla onu baştan kendilerine ‘dışsallaştırıyor'. Kürt düşmanı sosyal şovenler ve fanatik Kemalistler bunu zaten bilinçli yapıyorlar. Ilımlı ya da hayırhah bir tutum sahibi olanlar ise "Kürt sorununda bir çözüm olsa iyi olur" havasındalar.
Halbuki bu süreç, yıllardan beri Türkiye'nin en bilinçli, en kitlesel, en örgütlü ve en inatçı demokrasi dinamiğini oluşturan Kürt hareketini paralize edip beklentiye sokmanın ötesinde Kürt-Türk ayrımı yapmaksızın öte yandan devrimci sosyalist olsun olmasın mevcut tek adam diktatörlüğüne şu ya da bu düzeyde muhalif olan bütün güç ve kesimleri hedef alan bir özelliğe sahip. Devletin bu süreçten beklentisi, daha doğrusu onunla ulaşmak istediği hedefin tanımı onun bu karakterini net bir şekilde yansıtıyor zaten: "İç cephenin sağlamlaştırılması."
Bunun ne anlama geldiği üzerine uzun boylu düşünmek ya da faşizme faşizm dememek için yapıldığı gibi birbirinden eksantrik kavram ve tahliller üretmeye soyunmak gerekir mi sizce? Şeylerin adını dosdoğru koymak, karşı karşıya olduğumuz tehlikelerin de fırsatların da vaktinde görülüp iş işten daha fazla geçmeden ona uygun bir hazırlık içine girmenin başta gelen koşuludur.
O nedenle lâfı dolandırmanın alemi yok: Devletin dilinde "iç cephenin sağlamlaştırılması" demek, sadece muhalefetin de değil toplumun zapt-ü rapt altına alınmasıdır. Tabii ki bunun başta gelen koşulu, güç ve irtifa kaybı içindeki faşist tek adam diktatörlüğü için sürekli korku ve tedirginlik kaynağı olan muhalif güç ve örgütlenmelere hayat hakkı tanımamaktır. Devletin kurucu partisi CHP'nin bile "milli güvenlik sorunu" olarak tanımlanıp başına örülmedik çorabın kalmaması bu konuda bir fikir vermiş olsa gerektir. Devletin "makul ve makbul" gördüğü sınırlar içinde top çevirenler için -şimdilik- fazla tehlike olmayabilir. Ama bu çizginin dışında bir duruş ve ısrar içindeyseniz başınıza ummadık işlerin gelmesine hazır olmalısınız. ESP'ye yapılan son "kazıma" operasyonu sıranın devrimci-sosyalist yapılara da geldiğini gösteriyor zaten.
Makalenin girişinde artan alâmetlerden söz ettik. Geçen hafta bunlara -fazlasına gerek bırakmayacak netlikte- yenileri eklendi. Akın Gürlek gibi hukukla da vicdanla da ilgisi kalmamış fanatik bir Saray aparatı Adalet Bakanı, onun kadar fanatik bir Kemalizm ve Cumhuriyet düşmanı İslamcı militan İçişleri Bakanı yapıldı. Nasıl bir döneme girdiğimize dair bundan daha açık bir alâmet olabilir mi?..
Gürlek daha koltuğa oturur oturmaz nasıl pervasız bir gidiş içinde olacağını da gösterdi. İlk olarak savunma hakkını hepten kuşa çevirip sosyal medyayı çok daha sıkı denetleyecek önlemler alacaklarını ilan etti. Yeni İçişleri Bakanı'nın ilk ziyaretçilerinden biri ise devletteki çeteleşmenin öncülerinden Mehmet Ağar katili oldu.
Faşist diktatör Erdoğan, "Bu gidişi durdurmaya gücünüz yetmez. Engelleyemeyeceksiniz" diyerek nasıl bir pervasızlıkla hareket edeceklerinin altını bir kez daha çizdi. İktidar ortağı Bahçeli de izleyecekleri stratejik yol haritasının ruhunu özetledi: "Devlet ve toplum düzenini Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'yle bütünüyle uyumlu hale getirecek yasal düzenlemeler yapılmalıdır." (abç). Bahçeli bu doğrultuda 2053 yılına kadar izlenecek üç aşamalı stratejik bir plan öneriyor.
Toplumu mevcut Hitlerci tek adam diktatörlüğüyle "bütünüyle uyumlu hale getirme" girişimlerinin yeni pratik adımlarına da tanık olduk geçtiğimiz günlerde. Bunlardan ikisini anmak yeterli olur herhalde. Birincisi Milli Eğitim Bakanlığı'nın yayınladığı Ramazan Genelgesi. Öğretmenlere yaptıkları haftalık Ramazan etkinliklerini rapor etme zorunluluğunu da getiren genelgenin şu bölümü nasıl bir "bütünüyle uyum" peşinde olunduğunun yorum gerektirmeyecek kadar açık ifadesi:
"…Temel Eğitim Genel Müdürlüğü'nün hazırladığı rehbere göre henüz zorunlu din eğitimi çağında olmayan 4–6 yaş grubu çocuklar öğretmenleri eşliğinde camiye götürülecek. Ziyaret öncesinde Sultan Ahmet Camii örneği üzerinden tanıtım yapılacak. Okul öncesi öğrencilerden aileleriyle ‘Ramazan hazırlığı yaparken ya da dua ederken' fotoğraf çektirmeleri ve okula getirmeleri istenecek. Fotoğraf getiremeyen çocuklar sınıfta resim çizecek. Çocuklara ‘Ramazan topu', ‘iftar', ‘sahur' gibi kavramlar bilmece yöntemiyle sorulacak; iftar sofrasının nasıl kurulacağı öğretilecek."(abç)
Benzeri ikinci alâmet ise önümüzdeki günlerde TBMM'ye sunulması beklenen yeni sosyal medya düzenlemesi. Paketin adı bile amacı ele veriyor: "Aile Paketi". "15 yaşın altındaki çocukların sanal kumar sitelerinden uzak tutulması" kılıfı altında yutturulmaya çalışılan bu hazırlık, asıl olarak sosyal medyada herhangi bir nickle hesap açmayı engelleyip zorunlu kimlik bildirimi ve yaş sınırı getiriyor. Gerçek amacın ne olduğunu Akın Gürlek A Haber'de dile getirdi: "Sosyal medyada bir şahıs yorum yapacaksa kesinlikle kimliği belli olacak. Herkes itibar suikastına uğruyor. Yargılamayı etkilemeye çalışıyorlar. Şahıs açıklama yapınca kimliği belli olduğu için cezalandırılacak."
Sadece birkaçını andığımız alâmetlerin neyin göstergesi olduğunu algılamaktan uzak bir rehavet ve aymazlığın solda da görülmediğini iddia etmek yalan olur. Rejimin sözcüleri, ‘Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bildiğiniz ve kanıksadıklarınızdan çok daha fazlasını yapmaya hazırlanıyoruz' diye adeta bağırıyorlar. Bizim cephede zihniyetler de, ölçüler de, yaklaşımlar da eski tas eski hamam maalesef.
Komünistler ve devrimciler olarak bizler hep "tarihimizden öğrendiğimizi" söyleriz değil mi? Bu konuda burjuvazi de bizden farklı davranmaz. O da kendi tarihinden, atalarının yaptıklarından öğrenir. Rejimin başının sıkıştığı koşullarda ‘muhalefetin kökünü kazımak' ihtiyacı söz konusuysa, onların yakın dönem tarihinde esin kaynağı olarak rehber aldıkları iki örnek vardır: Biri Tamil Katliamı, diğeri ise Endonezya. İkisi de hiçbir sınır ve kural tanımadan "muhaliflerinden kurtulma" operasyonudur. (*)
Dünyadaki politik iklim ve gidişi de gözönüne getirecek olursak bir yandan çok boyutlu bir krizin pençesinde kıvrandığı için kitleleri ‘rıza yoluyla' kontrol altında tutma olanakları daralmış diğer yandan ortalıktaki toz dumandan yararlanarak boyundan büyük bölgesel etkinlik hayalleri gören AKP-MHP koalisyonunun "iç cepheyi sağlamlaştırma" yöntemi olarak Endonezya'yı örnek alma olasılığının olmadığını ya da çok zayıf olduğunu iddia edebilir miyiz?.. Önümüzdeki süreçte karşılaşabileceğimiz çok ciddi olasılıklardan biri olarak dikkate alınmalı bu kanımca.
Sorun tabii öngörü sahibi olmakla ve bu konuda ortaklaşmakla bitmiyor. O ihtimali karşılamak için ne yapıldığı (ya da elden gelenin yapılıp yapılmadığı) önemli. Süreçlerde öncülük iddiasının somutlanacağı can alıcı nokta burası. Önümüzdeki haftanın Dayanışma Yazısı'nda biraz bunun üzerinde duralım derim. Madem şiirle açtık sözü, Shakespeare'nin dizeleriyle noktalayalım:
"Şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa bugün olmaz/Bütün mesele hazır olmakta..."
(*) Endonezya'da 1965 Ekim'inin ilk günlerinde başlayıp 1966'nın ilk aylarına kadar süren ve komünistler başta olmak üzere bütün muhalifleri ortadan kaldırmayı hedefleyen katliamlar dizisi. 25 Eylül 1965 günü girişilen başarısız bir askeri darbe girişimini bahane ederek başlatılan bu katliamlar sırasında resmi rakamlara göre en az 500 bin komünist ve muhalif katledildi. Komünistler başta olmak üzere "muhalefetin kökünü kazımayı" amaçlayan bu katliam kampanyası sırasında öldürülenlerin sayısını kimi kaynaklar milyonlarla ifade eder.
Adalardan oluşan ülkenin dört bir yanında önceden hazırlanmış listelere dayalı olarak yürütülen bu 'muhalif avı', ABD ve İngiliz gizli servislerinin desteği ve yönlendirmesiyle hareket eden ordu ve polis güçleri yanında asıl olarak sivil ölüm mangaları tarafından yürütülür. O süreçte işbaşına getirilen General Suharto adındaki cellat, sonrasında her "seçim"den galip çıkarak tam 31 yıl işbaşında kaldı. "Dünyanın en kanlı diktatörlerinden biri" olmanın yanı sıra "dünyanın gelmiş geçmiş en yolsuz yöneticilerinden biri" olarak ün yaptı. İktidardan düşürüldükten sonra -yaşı ilerlediği için- kendisi ev hapsine, oğlu ise 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
**Alınteri Gazetesi Yazarı H. Selim Açan, Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.