Ivana Benario yazdı | Davos'ta Dünya Ekonomik Forumu: Varoluşsal krizin şiddetlendiğine dair olgular ve işaretler
Askeri silahlanma yarışına da katılan AB, hızla bir savaş ekonomisine dönüşüm ve yeniden silahlanma sürecine giriyor. Önde gelen sanayiler, otomobil üretimi, kimya, çelik, gemi inşaatı ve havacılık, tamamen ya da kısmen savaş ekonomisine adapte ediliyor. Bu dönüşüm, sağlık hizmetleri, kamu hizmetleri ve özellikle istihbarat servisleri ile polis teşkilatındaki acil durum planlarına da yansıyor.
Bu yıl Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu* (WEF) toplantısı, huzursuzluk ve hızlı, köklü değişikliklerin damgasını vurduğu bir emperyalist küreselleşme döneminde gerçekleşti. Buna paralel olarak, 1971'den beri düzenlenen ve dünyanın zenginleri, tekel yöneticileri, hükümet ve devlet temsilcilerinin katıldığı forum, faşist Donald Trump'ın katılımıyla daha da hareketli geçti.
WEF Başkanı Børge Brende'nin de belirttiği gibi, forum "1945'ten bu yana en karmaşık jeopolitik arka plan" önünde gerçekleşti. Nitekim, artan emperyalist çelişkiler neredeyse tüm tartışmalarda yansıma buldu: Burjuva sınıfının mevcut dünya düzenini sorgulaması, başka bir tarihsel dönemden kalma geleneksel ittifakların dağılması ve yeni güç blokları ile ticari ilişkilerin oluşumu gündemi belirledi.
Tartışmalar, NATO ve BM gibi yerleşik ittifakların açıkça aşınmasından yeni askeri ve ekonomik ittifak arayışlara kadar uzanıyordu. Emperyalist ABD'nin dış politikası tartışmaların ana eksenini oluşturdu. Grönland'ı ilhak etme tehditleri, AB'ye cezai gümrük vergileri uygulama açıklaması, bir "Barış Kurulu" inşası ve Kanada gibi eski ortaklarla ilişkilerin gerilmesi, forumu şekillendirdi ve emperyalist ABD'nin, ne pahasına olursa olsun emperyalist güç kaybını tersine çevirmek isteyen saldırgan yönelimini ortaya koydu.
ABD EMPERYALİZMİNİN ULUSAL GÜVENLİK STRATEJİSİ
İsrail'e Gazze'deki soykırım için fiilen açık çek verilmesi, Gazze'nin despotik bir yeniden inşa vizyonuyla şekillendirilmesi; hammadde zengini Nijerya'nın bombalanması, Venezuela'ya yönelik askeri saldırı, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile Cilia Flores'in haydutça kaçırılması ve stratejik rakip Çin'e karşı sürdürülen kapsamlı çevreleme stratejisi; ABD'nin kasım ayında yayımlanan raporu ile ocak ayında açıklanan Ulusal Savunma Planında ortaya konan saldırgan "güvenlik stratejisinin" nasıl hayata geçirileceğine dair yoğun spekülasyonlara yol açtı.
Venezuela, Kolombiya, Küba, Grönland ya da İran'a yönelik olası saldırı senaryoları; Çin'in nihai olarak kuşatılması ve bu süreçte yaşanabilecek tehlikeli tırmanmalar, söz konusu tartışmaların merkezinde yer alıyor.
Bu bağlamda Grönland, Batı emperyalist ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasında kilit bir konum üstlenmiş durumda ve Davos'taki görüşmeleri de belirgin biçimde etkiledi. Trump, 14 Ocak'ta bu durumu açıkça dile getirerek, "Amerika Birleşik Devletleri, ulusal güvenliği için Grönland'a ihtiyaç duymaktadır. Bu, inşa ettiğimiz Golden Dome (füze savunma projesi) açısından hayati önemdedir" ifadelerini kullandı.
Arktikin askeri kontrolü, Avrupa'yı ve sözde "Batı'nın güvenliğini" koruma gerekçesiyle ABD yönetimi tarafından stratejik bir zorunluluk olarak sunuluyor. Dünya Ekonomik Forumu sahnesinde Trump, bir kez daha kendisini dünya barışının garantörü gibi konumlandırırken, alaycı bir üslupla "dünyayı kurtarmak için sadece küçük bir parça buz" istediğini belirtti. Bir "hayır" yanıtının ise "unutulmayacağını" özellikle vurguladı.
Her ne kadar kamuoyuna askeri güç kullanmayacağını açıklamış olsa da, açık bir saldırganlık atmosferi yaratıldı. Grönland'a "keşif görevi" kapsamında asker gönderen AB ülkelerine yönelik gündeme getirilen cezai gümrük vergileri, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile yapılan görüşmelerin ardından geri çekildi. Ancak bu görüşmelerde hangi pazarlıkların yapıldığı kamuoyuna açıklanmadı.
Görünen o ki, Grönland ve Arktik çevresindeki gerilimler daha da tırmanacak; hem NATO hem de Avrupa Birliği, bu yeni güç mücadelesinde net bir pozisyon almak zorunda kalacak.
EGEMENLİK MÜCADELESİ İLE BAĞIMLILIK ARASINDA AB
Emperyalist AB ittifakı, çökmekte olan eski dünya düzeni içinde varlığını sürdürmeye ve giderek sertleşen emperyalist rekabete ayak uydurmaya çalışıyor. Bu ayak uydurma çabasında, Avrupa Birliği, belirgin bir biçimde sağa kayıyor; faşist örgütler yalnızca güç kazanmakla kalmıyor, bazı ülkelerde hükümetlere doğrudan katılıyor ya da hükümetlerin oluşumunu belirleyici biçimde etkiliyor. Bu eğilim bugün özellikle Çekya, Hollanda ve Macaristan'da açıkça gözlemleniyor. Aynı zamanda AB bünyesindeki ulusal emperyalist çıkarlar arasındaki çelişkiler derinleşiyor. Bu durum, Birliğin daha fazla bölünmesine, zayıflamasına ve yeniden yapılandırılmasına yol açabilecek bir dinamiği besliyor.
Dünya Ekonomik Forumu kapsamında, Avrupa Birliği 22 Ocak'taki AB zirvesinde Grönland'ın güvenliğine bugüne kadar yeterli yatırım yapılmadığını kabul etti. 2028 sonrasını kapsayacak AB bütçesinden itibaren mali desteğin önemli ölçüde artırılması planlanıyor. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa'ya ait bir buz kırıcı gemi de dahil olmak üzere Arktik koşullara uygun askeri altyapıya yatırım yapılacağını açıkladı. Grönland halen Danimarka'nın egemenlik alanında bulunsa da, ada üzerindeki jeopolitik baskı giderek artıyor.
Grönland'ın önemi, büyük ölçüde jeostratejik konumundan kaynaklanıyor: Avrupa ile Kuzey Amerika arasındaki en kısa uçuş rotası adanın üzerinden geçiyor; bu da Grönland'ı askeri üsler açısından son derece cazip kılıyor. Buna ek olarak ada, petrol, gaz ve nadir toprak elementleri gibi stratejik hammadde kaynaklarına sahip.
Buzulların erimesiyle birlikte Kuzey Kutbu üzerinden yeni ticaret rotalarının açılması, dünya için felaketlere yol açan ciddi ekolojik sonuçlar doğururken, aynı zamanda emperyalist büyük güçler için devasa ekonomik fırsatlar yaratıyor. Bu süreci Trump'ın iradesiyle hızlandırma çabaları da, özellikle Çin ve Rusya tarafından uzun süredir dikkatle izleniyor.
Trump'ın "güç yoluyla barış" sloganı, Kanada, Grönland ve Panama'dan Venezuela ve Küba'ya kadar uzanan emperyalist hedefleriyle dış politikasında tutarlı bir şekilde yer alıyor. Bu yaklaşım, Ukrayna savaşında da özellikle görünür hale geldi. Trump'ın "24 saat içinde savaşı bitirebilecek anlaşma yapıcı" tanımı, Ukrayna'nın muazzam tarım ve hammadde kaynaklarına yönelik emperyalist çıkarları bilinçli biçimde perdelemeye hizmet ediyor.
AB, dışa karşı birlik görüntüsü vermeye çalışıyor. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Washington'dan gelen provokasyonlara karşı Avrupa'nın birlik içinde olması gerektiğini vurguladı. Ancak bu söylem, Avrupa'nın askeri alanda ABD'ye olan yapısal bağımlılığını gizleyemiyor. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy de Davos'ta ABD'nin "eşsiz gücüne" dikkat çekerek, Rusya'ya karşı yürütülen savaşta Washington'un desteğine duyulan ihtiyacı açıkça dile getirdi.
Öte yandan AB, hem iç çelişkilerle hem de dışa bağımlılıkla kuşatılmış durumda. ABD'li faşist çevrelerin desteklediği İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, "Avrupa egemenliği" kavramına mesafeli yaklaştı ve ABD ile daha sıkı bağlar kurulmasını savundu. Meloni, Grönland'ın ABD nüfuz alanına dahil edilmesine yönelik planlara da açık destek verdi.
Buna rağmen şu gerçek giderek daha net hale geliyor: AB artık yalnızca ABD'nin bir müttefiki değil, aynı zamanda potansiyel bir rakibi konumuna da sürükleniyor. Mercosur ticaret anlaşmasının, her ne kadar koşullu da olsa, ilerletilmesi ve imzalanması yönündeki çabalar, Avrupa'nın bağımsız ekonomik etki alanlarını genişletme arzusunu ortaya koyuyor.
Askeri silahlanma yarışına da katılan AB, hızla bir savaş ekonomisine dönüşüm ve yeniden silahlanma sürecine giriyor. Önde gelen sanayiler, otomobil üretimi, kimya, çelik, gemi inşaatı ve havacılık, tamamen ya da kısmen savaş ekonomisine adapte ediliyor. Bu dönüşüm, sağlık hizmetleri, kamu hizmetleri ve özellikle istihbarat servisleri ile polis teşkilatındaki acil durum planlarına da yansıyor. Sözde Münih Güvenlik Konferansında, Airbus'ın askeri birimlerinin başkanı demagojik bir şekilde daha yüksek askeri harcamalar yapılması gerektiğini vurguladı: "Savunma için çok daha fazla harcama yapmalıyız… Böylece Avrupa, Rus saldırganlığını caydırabilir… Daha iyi silahlarımız var, ancak yeterli sayıda değil."
KANADA: MEVCUT DÜNYA DÜZENİYLE KOPUŞ
Dünyanın yeniden şekillendirilmesi adına gerçekleştirilen saldırılar, ABD emperyalizmi için yalnızca küresel üstünlüğünü yeniden tesis etme ve koruma amacını taşımakla kalmıyor, aynı zamanda ABD'nin kendi iç yapısının da yeniden düzenlenmesi gerektiğini ima ediyor. "Make America Great Again" (Amerika'yı Yeniden Büyük Yap) sloganı, sadece küresel üstünlüğün yeniden kurulmasını değil, aynı zamanda ABD'nin dünya üzerindeki haritasının da yeniden şekillendirilmesini ifade ediyordu. Örneğin, Meksika Körfezi'nin "Amerika Körfezi" olarak yeniden adlandırılmasına yönelik dile getirilen istekler ve Donald Trump'ın Truth Social platformunda yayımladığı, Kanada, Grönland ve Venezuela'yı da içeren ABD bayrağının maniple edilmiş bir haritası, ABD'nin bu topraklar üzerindeki egemenlik hayallerini gözler önüne seriyor. Kanada, ABD emperyalistlerinin ilhak hedefinin açık bir parçasıdır.
Bu bağlamda, Kanada Başbakanı Mark Carney Davos'ta çok tartışılan bir analizde bulundu. Carney, ABD'nin açık deniz yollarını, istikrarlı finansal sistemi ve kolektif güvenliği garanti ettiği dünya düzeninin artık "sona erdiğini" belirtti. Carney, "Kurallar artık sizi korumuyorsa, kendinizi korumalısınız" sözleriyle, Kanada gibi "orta güçlerin" büyük güçlerden daha bağımsız bir konum alarak yeniden konumlanmaları gerektiğini vurguladı ve parçalanan dünyada değişen ittifak yapılarına dikkat çekti.
Kanada'nın Avrupa Birliği'ne yakınlaşması ve Çin ile yeni bir stratejik ortaklık kurma çabası, bu yeni yön değişikliğinin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Trump, bu stratejik kaymayı bilinen taktiğiyle yanıtladı: Çin ile ticaret anlaşması yapılırsa, Kanada ürünlerine yüzde 100 gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulundu.
BM'YE RAKİP 'BARIŞ KURULU'
Davos'taki en önemli konulardan biri, Trump'ın öncülüğünde kurulan ve eski kurumların ortadan kaldırılmasını hedefleyen "Barış Kurulu" oldu. Başlangıçta, Gazze Şeridi'ndeki distopik bir ABD barış planının denetim organı olarak tasarlanan bu kurul, artık resmi olarak faaliyete geçti. Bugüne kadar Arjantin, Macaristan, Ürdün, Türkiye, Suudi Arabistan, Fas, Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Arnavutluk, Beyaz Rusya, Vietnam, Mısır, Kuveyt ve soykırımcı İsrail gibi birçok ülke katılımını onayladı. AB ise temkinli bir tutum sergileyerek, İtalya ve Fransa katılımlarını şimdiden reddetti.
İlk başta, kurulun Filistinli bir teknokrat hükümetini denetlemesi planlanıyordu; ancak şu anki hedef çok daha geniş bir kapsamda şekillenmiş durumda. ABD'ye göre, "Barış Kurulu", savaşın etkilerini yaşayan bölgelerde "istikrarı teşvik etmek, meşru yönetimi yeniden tesis etmek ve kalıcı barışı sağlamak" için çalışmalar yürütecek. Aynı zamanda, başarısız kurumları geride bırakma cesaretini göstermek gerektiği ifade ediliyor. Bu, BM'ye yönelik pek de gizli olmayan bir meydan okumadır ve birçok ülke tarafından doğrudan rakip olarak görülmektedir.
Trump, sözde Barış Kurulu'nun ömür boyu başkanı olarak görevlendirildi ve meşruiyet açısından, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD'nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Trump'ın damadı Jared Kushner ve Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga gibi isimleri içeren bir yürütme komitesini belirleme yetkisine sahip. Ayrıca, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın da yer aldığı, ancak Filistin'i temsil eden hiçbir kişinin bulunmadığı bir Gazze Yürütme Platformu kuruldu. Trump'ın geliştirdiği ve sömürgeci nitelikteki 20 maddelik "Gazze'nin Yeniden İnşası" planının, bu komitede destek bulması bekleniyor.
YENİ BİR TARİHSEL AŞAMAYA DOĞRU
Dünya, hızlı ve köklü değişimlerin damgasını vurduğu, istikrarsızlıkların giderek arttığı bir döneme girmiş bulunuyor. Kapitalizmin derinleşen varoluşsal krizi, burjuva düzeninin geleneksel iktidar araçlarının aşınması ve yeni güç bloklarının ortaya çıkışıyla birlikte, emperyalist devletleri ve mali-ekonomik olarak bağımlı kapitalist devletleri, mevcut resmi kurumlar ve düzenlemeler çökerken daha açık bir saldırganlığa itiyor. Uluslararası serbest ticaret, uluslararası hukuk ve diplomasi gibi kapitalist dünyanın sömürü ilişkilerini düzenleyen unsurlar yerini giderek daha fazla korsanlık, haydutluk, gasp, işgal, soykırım ve savaşlara bırakacaktır. Bu çürümenin bir kanıtı olarak Dünya Ekonomik Forumu öne çıkıyor.
Devrimciler, bugüne kadar mevcut nesillerin hiç karşılaşmadığı zorluklarla yüzleşmek zorunda kalacaklar. Huzursuzluk, küresel siyasi cephelerin her iki tarafında da kendini gösteriyor. Emperyalist güçler, dünya sisteminin derinleşen krizini durdurmak bir yana, tersine çevirmeyi dahi başaramıyorlar; en iyi ihtimalle, krizin sonuçlarını kısa vadede yönetmeye çalışıyorlar. Ancak onların sözde "ileriye giden yolu" son derece tehlikeli: Bu yol, şiddetlenen ekonomik rekabet, militarizasyon ve saldırganlıkla üçüncü dünya savaşına ve hatta nükleer bir çatışma riskine doğru ilerliyor. Faşistleşme, barbarca savaşlar, Sudan, Suriye veya Filistin'deki soykırımlar, işçi sınıfının daha da derinleşen sömürüsü ve doğal yaşam kaynaklarının tahrip edilmesi, bu sürecin açık göstergeleridir.
Bu küresel "barışsızlık" ortamına karşı, işçi sınıfının ve ezilenlerin temel çıkarlarını savunma kararlılığı da artmaktadır. Onların "ileriye giden yolu", temel hakların savunulmasından sosyalist bir gelecek ufkuna kadar uzanmaktadır. Filistin'deki soykırıma karşı dünya çapında yükselen direniş, Nepal'den Kamerun'a kadar birçok ülkedeki ayaklanmalar, siyasi ufku her ne kadar dar olsa da hükümetleri devirme gücüne sahipken; ABD'deki ICE şiddetine karşı direniş ve artan iç savaş belirtileri veya Kürdistan'da bir halkın varlık yokluk tehdidine karşı verdiği özgürlük mücadelesi, bu yolun bazı somut ifadeleri olarak karşımıza çıkıyor.
İsviçre'de Dünya Ekonomik Forumu'na karşı gösterilen direnişler de, henüz yeterli olmasa da bu direniş saflaşmasını yansıtıyor. Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, Dünya Ekonomik Forumu yine kitlesel protestolarla karşılandı. İlerici, ekolojik ve devrimci örgütler, küresel sermayenin temsilcilerinin toplantısına karşı ülke çapında harekete geçti. WEF'in başlangıcından bir gün önce, yaklaşık 600 gösterici "Savaştan kar etmeyin" sloganıyla Davos'a yürüdü ve yol kapatma eyleminde bulundu. Daha önce de Bern'de yüzlerce insan, tren istasyonu önünü işgal ederek tren trafiğini geçici olarak durdurmuştu.
Bu somut direnişleri birleştirip güçlendirmek, ezilenler lehine saflaşmayı büyütmek, tamamen farklı bir müdahale düzeyi gerektiren yeni bir aşamanın tarihsel zorunluluklarındandır. Ayakta kalabilmek için giderek daha saldırganlaşan kapitalizmin öncüleri, daha radikal yöntemlere başvuruyor. Dolayısıyla, bu krize verilecek cevap, bu düzenin sınırları içinde bulunamaz. Oxfam'ın WEF bağlamında yayınladığı bir raporda, zenginliğin daha önce hiç görülmemiş bir hızla yoğunlaştığı ve etrafında yoksulluğun giderek yaygınlaşıp şiddetlendiği vurgulanmaktadır. Davos, bu çılgınlığın temsilcilerini bir araya getiriyor. Davos'ta buluşanları kuşatmak, direnişin tarihsel hedefidir.
*Dünya Ekonomik Forumu, 1971 yılında Cenevre Üniversitesinde ekonomi profesörü Klaus Schwab tarafından kuruldu. Başlangıçta, dünya tekellerin yöneticilerini bir araya getiren bu forum, 1994 yılından itibaren devlet temsilcilerinin katılımıyla daha geniş bir kapsama ulaştı ve küresel ölçekte sermaye ile siyasal iktidarın buluştuğu bir merkez haline geldi. 2015 yılından itibaren, forum resmi olarak uluslararası bir kuruluş statüsüne kavuştu.