18 Şubat 2026 Çarşamba

Komisyon raporu: Demokratik entegrasyon mu otoriter konsolidasyon mu?

Mecliste kurulan 'Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun ortak rapor taslağının basına yansıdığı günlerde DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Mithat Sancar, Öcalan ile yaptıkları son görüşmede sürecin ikinci aşaması olarak demokratik entegrasyonun ele alındığını açıkladı.

Peki, komisyonun çözüm adına sunduğu önerileri ülkedeki mevcut siyasi tablo ve iktidarın yönelimiyle birlikte ele aldığımızda demokratik entegrasyon aşamasına geçiş gerçekten mümkün müdür?

Tıpkı AKP ve MHP raporlarında olduğu gibi Kürt sorununun adının bile geçmediği ortak raporda komisyonun ana hedefleri "terörsüz Türkiye", "Demokrasinin güçlendirilmesi" ve "kalkınma ve ekonomik refah" olarak üç başlıkta sıralanıyor. Ancak "terörsüz Türkiye" olarak tanımlanan örgütün silah bırakması ve kendini feshetmesi, sürecin ‘kritik eşiği' olarak tanımlanıyor ve diğer adımların atılması bu eşiğin geçilmesine bağlanıyor.

O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Eğer örgütün feshi kritik eşikse raporun, kendini feshedecek örgütün üyelerine ülkeye dönüş, sosyal ve siyasal katılım/entegrasyon için yasal güvenceler sunması gerekmiyor mu? Oysa rapora bakıldığında sadece "Suça bulaşmamış örgüt mensuplarının entegrasyonu"ndan söz edildiği görülüyor. Devamında da "Yasal düzenlemeler toplumda cezasızlık ve af algısı oluşturmamalıdır" vurgusu yapılıyor.

Açıktır ki burada devlet merkezli; PKK'nin ortaya çıkışının ve kırk yıldır devam eden çatışmaların Kürt sorunundaki çözümsüzlükten kaynaklandığı gerçeğini reddeden bir yaklaşım söz konusudur. Dahası "Toplumda cezasızlık ve af algısı oluşmaması" ifadesi ile toplum adına milliyetçi-şoven hassasiyetler öne çıkartılmakta ama öte yandan köyleri yakılan, binlerce evladını faili meçhul cinayetlerde, bu haksız savaşta kaybeden Kürt halkının hassasiyetleri yok sayılmaktadır. 

Ayrıca bu raporda uzlaşma adına yuvarlanmış ifadeler bu raporu uygulayacak olan rejimin sahadaki gerçeğini de değiştirmiyor. Düşünün ki örgüt silah bırakma ve fesih kararını alıp bunun için yasal düzenlemeler bekliyor ama bu ülkenin Dışişleri Bakanı "Suriye ayağı bittikten sonra Irak ayağı var" diyerek Şengal, Kandil ve Maxmûr'a operasyon sinyalini veriyor. Özellikle Şengal konusunda buradaki Haşdi Şabi milis güçleriyle görüşme ve pazarlıkların gerçekleştirildiğini de açık açık söylüyor. Bu tutum karşısında DEM Parti cephesinden yapılan "Sürecin ruhuna uygun değil" açıklaması çok naif kalıyor. Çünkü ülkedeki rejim için "terörsüz Türkiye" adını verdikleri sürecin ruhu en başından Kürt silahlı ve örgütlü güçlerinin tasfiyesi ve Kürt halkının kazanımlarının ortadan kaldırılması hedefinden başka bir şey değildi. Bu nedenle bu sürecin önündeki en büyük sorun olarak görülen SDG (Suriye Demokratik Güçleri) kontrol altına alındığı oranda Fidan'ın Irak'taki güçleri hedef göstermesi rastlantı değildir.

Öte yandan Milli Savunma Bakanı Güler'in geçici HTŞ (Heyet tahrir eş Şam) yönetimi ve SDG arasında 29 Ocak'ta imzalanan entegrasyon anlaşmasına rağmen Suriye'de işgal edilen bölgelerden çekilme gibi bir gündemlerinin olmadığını açıklaması da Fidan'ın tutumunu tamamlıyor. Çünkü TSK'nin oradaki varlığı da geçici HTŞ yönetiminin kontrolü tamamen eline alması için bir destek ve güvence, Kürt güçlerinin kazanımları için de bir baskı ve tehdit unsuru olarak anlam kazanıyor.

Bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki sınırın öte tarafında Kobanê'ye yönelik kuşatma devam ediyor ve Saray rejimi bütün çağrılara rağmen yardımların ulaştırılması için Mürşitpınar Sınır Kapısı'nı açmıyorken raporda yer alan "Türk-Kürt kardeşliği", "kardeşlik hukuku" gibi ifadeler gökkubede hoş bir sada olmanın ötesine gitmiyor.

Raporda "Demokrasinin güçlendirilmesi" başlığı altında AİHM ve Anayasa Mahkemesinin kararlarının uygulanması, adil yargılama ve belediyelere kayyım atanmaması gibi öneriler yer alıyor. Aslında sadece buradaki öneriler bile ülkedeki rejimin en temel demokratik normları bile uygulamayan, seçme ve seçilme hakkı dahil bütün demokratik hak ve özgürlükleri askıya alan bir rejim olduğunu görmeye/göstermeye yetiyor. 

İktidar ortağı Bahçeli, Öcalan'a çağrı yaparak süreci başlatırken ‘umut hakkı'nın uygulanmasını açıktan ilan etmişti. Oysa şimdi MHP'nin Komisyon Üyesi Feti Yıldız, ‘umut hakkı'nın raporda AİHM kararlarının uygulanması kapsamı içinde yer aldığını/alacağını söylüyor. Bu yaklaşım ülkedeki rejimin ‘umut hakkı' ve başka bazı yasal düzenlemeleri seçim sürecine giderken muhalefeti bölmek ve yeni anayasa yapma sürecinde bir pazarlık unsuru haline getirmek amacıyla kullanmak istediğini gösteriyor.

Herhalde iktidar yargı eliyle düzenlediği siyasi operasyonlarla öne çıkan, yargı içindeki en tartışmalı isim olan Akın Gürlek'i adalet bakanı yaparak bu demokratik geçiş sürecine hazırlanıyor!

Öcalan her ne kadar son görüşmede sürecin ikinci aşaması olarak demokratik entegrasyona geçişten söz etse de karşımızdaki siyasi tablo 'otoriter konsolidasyon'; ülkedeki baskı rejiminin kendi dayanaklarını güçlendirme ve kendini kalıcı hale getirme süreciyle karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyor. Ülkedeki rejim, daha en başından bu süreci bölgede yayılmacı emellerini ABD emperyalizminin Ortadoğu'yu yeniden dizayn politikasıyla uyumlu hale getirmek ve içeride ise muhalefeti baskı altına alıp etkisizleştirmek ve kendi güçlerini tahkim etmek için araçsallaştırma tutumu içinde oldu. 

Hem rapora ve hem de sahadaki gelişmelere bakıldığında Saray rejiminin süreçte kontrolü tamamen eline almak ve atılacak her adımı kendi politik çıkarlarına göre değerlendirmek istediği görülüyor. Ülkedeki baskı rejiminin kontrolü tamamen eline aldığı böylesine asimetrik bir güç ilişkisi içinden demokratik entegrasyona ulaşmanın mümkün olup olmadığı sorusunun yanıtı da açıktır. Burada elbette demokratik mücadelenin imkanlarından söz edilebilir ancak bu durum söz konusu entegrasyon sürecinin bu olağanüstü rejimi 'normalleştirme' konusunda büyük bir risk alanı yarattığı gerçeğini de değiştirmiyor.

Kuşkusuz Öcalan'ın sorunun demokratik müzakere yöntemiyle çözümü yönünde ortaya koyduğu ısrar önemlidir ancak bu konuda ne hazırlanan rapordan ve ne de iktidarın tutumundan herhangi bir beklentiye girmek gerekiyor. Aksine en geniş demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi sağlanmadan ne en küçük bir demokratik hakkı kullanmak ve ne de bu otoriter konsolidasyon sürecinin önüne geçmek mümkündür.