10 Şubat 2026 Salı

Küba halkı için teslimiyet bir seçenek değil

The People's Forum'un Direktörü Manolo De Los Santos'un yazısı, ajansımızın başlattığı dayanışma kampanyası kapsamında ETHA'nın takipçileri tarafından çevrilmiştir.
 

Washington'daki iktidar koridorlarında tanıdık bir ses yankılanıyor. Beyaz Saray, bazı düşünce kuruluşları ve ABD'li siyasetçiler bir kez daha Küba'nın "yaklaşan çöküşünden" söz ediyor. Dünya bu nakaratı 60 yılı aşkın süredir duyuyor. Üstelik bu söylem, çoğu zaman ABD'nin ada üzerindeki ekonomik baskıyı artırdığı dönemlerde en yüksek sesle dile getiriliyor.

Ancak 2026 itibarıyla tablo daha da sertleşmiş durumda. ABD yönetimi, yaptırımların ötesine geçerek açık bir "boğma" politikasına yöneldi. Ocak ayının son günlerinde imzalanan yeni bir başkanlık kararnamesiyle, uzun yıllardır süren abluka bu kez fiili bir yakıt ambargosuna dönüştürüldü.

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, 5 Şubat 2026'da düzenlediği basın toplantısında bu politikanın sonuçlarını açıkça ortaya koydu: "Ülkemize tek bir damla yakıtın girmesine izin verilmemesi; ulaşımı, gıda üretimini, turizmi, çocukların eğitimini ve sağlık sistemini doğrudan etkileyecek."

Amaç açık: sistemi kilitlemek, halkta hoşnutsuzluk yaratmak ve siyasi istikrarsızlık için zemin hazırlamak. Beyaz Saray'ın dili de bunu doğruluyor. Aynı gün basın sözcüsü Karoline Leavitt'in "Küba hükümeti son nefesini veriyor, ülke çökmek üzere" açıklaması bir analizden çok, bilinçli bir psikolojik operasyon niteliği taşıyor. Amaç, kaçınılmaz çöküş algısını beslemek ve Havana'yı tek taraflı tavizlere zorlamak.

Bu politika klasik anlamda bir yaptırımdan ibaret değil. Bir ülkeyi nefessiz bırakmayı hedefleyen, hesaplı bir kuşatma söz konusu. ABD yönetimi, Küba’ya petrol satan ya da satmaya kalkışan her ülke ve şirkete ağır yaptırımlar uygulama yetkisi verdi. Böylece Küba kara suları fiilen bir "yasak bölge" ilan edilmiş oldu.
Aralık ayından bu yana Küba'ya giden birçok petrol tankeri Karayipler'de ABD donanması tarafından durduruldu ya da mallarına el konulacağı tehdidiyle geri dönmeye zorlandı.

Bu kuşatma karşısında Küba yönetimi, temel hizmetleri korumak amacıyla kapsamlı bir yakıt tasarruf planı devreye soktu. Sağlık, su, gıda üretimi, eğitim, toplu taşıma ve savunma öncelikli alanlar olarak belirlendi. Özel araçlara yakıt satışı ise ciddi biçimde sınırlandı. Döviz girdisini korumak için turizm ve puro üretimi gibi stratejik sektörler faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor. İlköğretimde yüz yüze eğitime devam edilirken, üst kademelerde karma eğitim modelleri uygulanıyor.

Küba Devrimi'nin liderliğinin mesajı açık: "Küba çökmeyecek."

Washington'daki planlayıcılar için Küba, açlık ve karanlıkla "çözülmesi" gereken 67 yıllık bir sorun. Küba halkı içinse bugün yaşananlar, egemenliği teslim etmeme iradesinin uzun bir devamı.

"ÖZEL DÖNEM"İN HAYALETİ
Kübalıların neden Washington'un beklediği kaosa sürüklenmediğini anlamak için 1990'lara, yani "Barış Zamanında Özel Dönem"e bakmak gerekiyor. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Küba, neredeyse her ülkeyi çökerten bir ekonomik şok yaşadı. Dış ticaretinin yüzde 85'ini ve sübvansiyonlu yakıt kaynaklarının neredeyse tamamını bir gecede kaybetti.

Sonuçlar ağırdı: Gayri safi yurtiçi hasıla yüzde 35 düştü, günlük kalori alımı 3 bin seviyesinden yaklaşık 1.800'e geriledi. Elektrikler günde 16 saatten fazla kesiliyor, toplu taşıma çöktüğü için bisiklet temel ulaşım aracına dönüşüyordu.

Aynı dönemde ABD, Torricelli Yasası ve Helms-Burton Yasası ile baskıyı daha da artırdı. Ancak Küba toplumu dağılmak yerine kenetlendi. "Sıfır Seçeneği" adı verilen hayatta kalma planıyla, yakıt olmadan hastanelerin ve okulların işlemesi sağlandı. En kırılgan kesimler önceliklendirildi; bebek ölüm oranları, ABD'nin birçok bölgesinden bile düşük kaldı.

Bu dönem yalnızca bir yoksunluk zamanı değil, zorunlu yaratıcılığın da başlangıcıydı. Küba, kent içi organik tarım ve büyük ölçekli enerji tasarrufu uygulamalarında dünyaya örnek oldu.

ENERJİ KRİZİ GERİ DÖNDÜ
2026 krizi, 1990'ların bir devamı niteliğinde; ancak bu kez riskler daha büyük. Bugünkü enerji sıkıntısının kökleri, Trump'ın ilk başkanlık döneminde, 2019'da Küba'nın petrol tedarikinin hedef alınmasına dayanıyor. Küba'nın "teröre destek veren ülkeler" listesine alınması ve Helms-Burton Yasası'nın 3. maddesinin devreye sokulması, uluslararası taşımacılık ve sigorta şirketlerini adadan uzaklaştırdı.

2025'e gelindiğinde enerji sistemi ciddi biçimde sarsılmıştı. Eski Sovyet teknolojisiyle kurulan termik santraller, Küba'nın kendi ürettiği ağır petrolü sürekli bakım ve pahalı katkı maddeleri olmadan kullanamıyordu. Döviz yokluğu yedek parça teminini imkânsız hale getirdi. 2026 yakıt ablukası başladığında elektrik şebekesi zaten kapasitesinin yüzde 25 altında çalışıyordu.

Díaz-Canel, yakıt olmadığında okul servislerinden biyoteknoloji ilaçlarının soğutma sistemlerine kadar her şeyin risk altında olduğunu açıkça ifade etti.

MÜDAHALE TEHDİDİ: KARAKAS'TAN HAVANA'YA
ABD'nin Küba'ya yönelik tutumu, Orta Doğu ve Latin Amerika'daki son askeri müdahalelerden bağımsız değil. Küba'ya yönelik "rejim değişikliği" senaryoları, İran'a uygulanan azami baskı politikaları ve 3 Ocak 2026'da Venezuela'da yaşanan askeri girişimlerle benzerlik taşıyor. ABD'nin askeri müdahalesi artık yalnızca bir söylem değil, Washington’da açıkça tartışılan bir seçenek.

Bunun iki nedeni var: İlki ideolojik. Monroe Doktrini'ni sorgulayan ve ABD egemenliğine meydan okuyan bir ülkenin varlığı "bulaşıcı" görülüyor. İkincisi ise daha somut: Küba, elektrikli araçlar ve modern silah sistemleri için kritik olan nikel ve kobalt rezervlerinin önemli bir bölümüne sahip. Çin'le rekabet eden ABD için, madenlerini kendi kontrolünde tutan egemen bir Küba ciddi bir engel.

YENİ DİRENİŞ: YENİLEBİLİR ENERJİ HAMLESİ
Küba'nın yanıtı teslimiyet değil. Fosil yakıta bağımlılığın bir zayıflık olduğunun farkında olan ülke, son yıllarda enerji sistemini dönüştürmek için büyük bir seferberlik başlattı. Yalnızca 2025'te 49 yeni güneş enerjisi santrali kuruldu. Bu santraller şebekeye yaklaşık 1.000 megavatlık katkı sağladı ve ülkenin enerji üretiminin yüzde 38’ini oluşturdu.

Mart 2026 sonuna kadar, Çin'in desteğiyle 150 megavat daha eklenmesi hedefleniyor.

Díaz-Canel'in sözleri stratejiyi özetliyor: "ABD'nin enerji ablukası, yenilenebilir enerjiye olan bağlılığımızı daha da güçlendirdi.”

2030'a kadar elektriğin yüzde 24'ünün yenilenebilir kaynaklardan üretilmesi, uzun vadede ise tam enerji bağımsızlığı hedefleniyor. Bu yalnızca büyük santrallerle değil, evlere ve kamu binalarına kurulan küçük ölçekli sistemlerle sağlanacak. Bu "enerji egemenliği" hareketi, 1990'lardaki kent bahçelerinin 21. yüzyıldaki karşılığı.

Küba'nın "çöküşü" üzerine yazılan senaryolar, adanın tarihsel hafızasını görmezden geliyor. 2026 yakıt ablukası sivillere yönelik ağır bir suç. Yaratılan kaos, ardından "hükümet başarısızlığı" diye sunuluyor. Yangını çıkarıp evi suçlamak gibi.

Yakıt kısıtlamaları bir teslimiyet değil, ulusal savunmanın bir parçası. Küba toplumu ayakta tutan temel direkleri korumaya yönelik bilinçli bir hamle.

Küba'nın dünyaya mesajı değişmiyor: Konuşmaya ve ticarete açıklar; ancak sahiplenilmeye, yeni-sömürge olmaya değil. Küba'nın hikâyesi bir "başarısız devlet"in değil, bağımsız kalma iradesini geleceğinin en güçlü yakıtı haline getirmiş bir halkın hikâyesi.

*Manolo De Los Santos, The People's Forum'un Direktörü ve Tricontinental: Institute for Social Research'te araştırmacıdır.

Yazının kaynağı;

https://peoplesdispatch.org/2026/02/07/for-the-cuban-people-surrender-is-not-an-option/