15 Ocak 2026 Perşembe

Ok: Emperyalist savaşa karşı ezilenlerin seçeneğini örgütleyelim

ESP MYK üyesi Uğur Ok, dünyada gelişen yeni savaş konsepti, 3. emperyalist paylaşım savaşına doğru saflaşmalar, Rojava devrimine dönük tasfiye hamleleri, İran'da gelişen halk ayaklanmalarına ilişkin ETHA'ya değerlendirmelerde bulundu. Emperyalist, gerici bloklaşmaya karşı işçi ve emekçilerin, ezilenlerin enternasyonal dayanışmasını kurmanın önemine vurgu yapan Ok, "Biz bu savaşta herhangi birinden taraf olmak zorunda değiliz, ezilenlerin seçeneğini örgütlemek zorundayız. İçeride burjuvazisine karşı savaşmayan hiçbir güç tutarlı bir antiemperyalist mücadele örgütleyemez" dedi.

Emperyalist saldırganlık, gerici devletlerin halklara, işçilere, kadınlara dönük saldırıları yeni bir savaş konseptine işaret ediyor. Venezuela'ya, Rojava'ya dönük saldırılar, çok sayıda ülkenin tehdit edilmesi, Kürt ulusunun kazanılmış haklarının, Rojava devriminin entegrasyon adı altında tasfiyesini ve İran'da halk ayaklanmasını Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) MYK üyesi Uğur Ok ile konuştuk.

Ok, 3. emperyalist paylaşım savaşına doğru saflaşmaların gerçekleştiğini belirterek, 1. ve 2. dünya savaşı dönemini hatırlattı. Rosa, Karl ve Lenin'in 2. Enternasyonal çizgisinden kopuş noktasına işaret eden Ok, "İçeride burjuvazisine karşı savaşmayan hiçbir güç tutarlı bir antiemperyalist mücadele örgütleyemez" diyerek, bu savaşın işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların savaşı olmadığına dikkat çekti. Ok sorularımıza şu yanıtları verdi:

EMPERYALİSTLER KRİZİ AŞMAK İÇİN DÜNYA SAVAŞINA İHTİYAÇ DUYUYOR

Ortadoğu'da Suriye ve Filistin'de, keza dünyanın pek çok bölgesinde de süren savaşlar var. Venezuela'ya dönük son saldırının nedenlerini ve emperyalizmin yeni savaş konseptini öncelikle konuşalım.
70'lerden beri emperyalist küreselleşme politikaları ve bunun sonucunda kapitalist sistemin 2008 krizinde açığa çıkan varoluş krizine saplanması, yani dünya ezilenlerine, işçi ve emekçilerine, dünya halklarına verebilecek hiçbir şeyinin kalmaması yeni bir durumun işareti. Gerek Ukrayna-Rusya arasındaki savaş, gerek Tayland'daki ABD-Çin arasındaki gerilim, gerekse de Ortadoğu'da yaşananlar dünyadaki ekonomik gelişmelerden, kapitalizmin geldiği durumdan bağımsız değil. Dünyada giderek 3. emperyalist paylaşım savaşına doğru saflaşmalar gerçekleşiyor.

Ortadoğu'da, Latin Amerika'da ve Tayland'daki gelişmeleri, Hindistan-Pakistan arasındaki gerilimi, Rusya-Ukrayna savaşını bu düzlemde okuma ihtiyacı var. 1. ve 2. emperyalist paylaşım savaşlarına baktığımızda öncesinde kapitalist ilişkilerde tıkanma, ekonomik kriz ve burhanlar üzerinden geliştiğini görüyoruz. 2008'den beri kapitalizm belirgin bir biçimde varoluş krizine saplandı. Bu ideolojik, toplumsal, siyasal, cins özgürlükçü boyutları olan bir kriz biçiminde açığa çıktı. Ve bu kriz aşılamıyor. Bugün bu krizi aşmak için emperyalistler bir dünya savaşına ihtiyaç duyuyor. Bu dünyanın yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin yeniden paylaşımı ve dünyadaki güç dengelerinin yeniden kurulmasına işaret ediyor. Çünkü 1990'larda Sovyetler Birliği'nin yıkılışı dünyada değişik blokların açığa çıkmasına yol açtı.

Yeni savaş konsepti riski nereden besleniyor diye bakarsak; bir tanesi ticaret savaşları, enerji kaynaklarının, ekonomik ve siyasi saflaşmanın keskinleşmesidir. İkincisi bloklaşma arayışlarının artışı. Gerek NATO içerisindeki tartışmalar, gerek Şanghay İşbirliği Örgütü etrafındaki tartışmalar, bu bloklaşmalar giderek artıyor. Bir diğer nokta; değişik coğrafyalarda direniş örgütlerinin, direnişçi güçlerin tasfiyesi meselesi. Bu da 1. ve 2. emperyalist paylaşım savaşlarında emperyalistlerin çıkardığı en önemli olgu. Biz bugün Lübnan'daki direnişi, Hindistan'daki maoculara karşı yürütülen katliamı ya da Ortadoğu'da direnişçi, ilerici örgütlerin, PKK'nin tasfiyesini ya da Latin Amerika'da değişik direnişçi örgütlerin tasfiyesi ve düzen içileştirilmesini, burjuva ilerici, halkçı düzeyde olan Venezuela gibi ülkelerinde ABD tarafından çökülmesi meselesini buradan okumamız gerekiyor.

ULUSLARARASI HUKUK YOK HÜKMÜNDE
Son Venezuela saldırısı ve İsrail'in Filistin'e dönük saldırganlığında da gördüğümüz uluslararası hukukun, burjuva hukukun yok hükmünde sayılması, bunun giderek normalleştirilmesi, egemenlerin çıkarı için hukukunun genel hukuk düzeyine çıkartılması gibi adımlar da bunun değişik emareleridir. Bütün bu gelişmeler bize şunu gösteriyor; emperyalizm giderek savaşa göre düzen alıyor. Silahlanmaya geçmiş yıllara göre daha yüksek bütçe ayrılması, NATO'nun en son toplantısında bunun karar altına alınması, sadece NATO değil Avrupalı emperyalistler, Türkiye, Hindistan, İsrail, Çin, Rusya'nın bütçelerini buna göre düzenlemesi savaş hazırlığının çok keskin biçimde geliştiğini gösteriyor.

Son olarak ABD'nin Latin Amerika'daki ilerici halkçı yönetimleri içeriden çökertemediği durumda Maduro'nun kaçırılması örneğinde olduğu gibi haydutça yöntemlerle bastırarak, hem yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koymak, savaşa hazırlıkta enerji, lojistik ihtiyacını karşılamak, hem de arka bahçesi olarak gördüğü buralarda stratejik olarak konumlanarak gelişebilecek ilerici, devrimci halk hareketlerini bastırmanın bir yöntemi olarak Venezuela meselesi gelişti. Küba'yı, Latin Amerika'daki ilerici, halkçı bütün kesimleri tehdit ediyor. Buralara dönük Venezuela gibi müdahalelerin artacağını görmemiz gerekiyor.

ROJAVA'NIN HALKÇI KARAKTERİ DAĞITILMAK İSTENİYOR

Türk burjuva devletiyle Kürt ulusal demokratik hareketi arasında görüşmeler sürerken, Rojava devrimine yeni bir saldırı yaşandı? Bu emperyalist saldırganlık Rojava'yı da kapsıyor mu?
Ortadoğu yeni dönem emperyalist savaş konseptinin merkezinde duruyor. Rojava da en önemli noktalarından biri. Aksa Tufanından sonra İsrail'in Filistin'e yönelik geliştirdiği soykırım saldırıları, Lübnan'da Hizbullah'ın tasfiye edilmesi ve Rusya ile sağlanan anlaşma çerçevesinde Esad rejiminin devrilerek yerine HTŞ'nin geçirilmesi Ortadoğu'da yeni bir denge oluşturdu. Bütün bu değişim içerisinde Rojava'nın siyasi, askeri ve toplumsal mücadele ile elde ettiği kazanımların korunması ve yeni koşullar altında güvence altında alınması sorunu açığa çıktı. Bunun bir yanında Türk devleti, bir yanında emperyalistler tarafından oluşturulan ve Türkiye'nin de desteklediği HTŞ yönetimi, diğer yanında da Rojava'nın halkçı yönetimi duruyor. Dolayısıyla burada bir yandan İsrail ve ABD'nin devrimin halkçı karakterini dağıtmaya, zayıflatmaya, düzen içileştirmeye dönük hamlesi var. Diğer yandan Türk devleti Kürt halkının elde ettiği kazanımları anayasal güvenceye kavuşturmasını engellenmeye çalışıyor. Türk devleti çok uzun zamandır Efrîn, Serêkanîyê gibi yerlerdeki pozisyonundan kaynaklı zaten bu sürecin içindeydi. 

KURULAN MASA KÜRT HALKININ ELİNİ ZAYIFLATMA HAMLESİDİR
4 Ocakta SDG yönetimi ile Şam yönetimi arasındaki müzakerenin olumsuz sonuçlanması ve Paris'te ABD, HTŞ ve İsrail arasındaki anlaşmanın ardından Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê'ye saldırı gerçekleştirilmesi tesadüf değil. Rojava'daki demokratik halkçı yönetimin, kazanımları korumak, siyasi statüyü ve Kürt halkının soykırıma uğramasını engellemek için silahlı güçlerin korunmasında ısrar etmesi böyle bir karşılık bulmuş oldu. Emperyalistler ve İsrail, Türkiye ve HTŞ'nin saldırısına geçit verdi. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê ciddi bir soykırımcı saldırıyla karşı karşıya kaldı. Buralar, Rojava devriminin ilk gerçekleştiği zamanlarda, Halep'in içinde demokratik halkçı yönetimin ve özyönetim güçlerinin kurulduğu iki mahalleydi. Dolayısıyla Rojava'daki durumun yeni Suriye rejimi ile entegrasyonunun sağlanması emperyalistler bakımından düzeniçi sınırlara çekilmesi ve giderek İran'ın çevrelenmesi meselesinde bir yol alınması anlamına geliyor. Türkiye'deki masanın oluşumuna yol açan da Suriye'deki yeni oluşan durumdu. Bu durum Türk devletinin İmralı'ya gitmesi ve yeni bir süreç başlatmasında en belirleyici şeylerden biri oldu. Şimdi bu durumu, kurulan masayı Kürt halkının elini zayıflatmak ve belirli talepler konusunda geri adım atmalarını sağlamak için yapılan bir hamle olarak okumak gerekiyor.

TÜRK DEVLETİ ROJAVA DEVRİMİNİ YOK ETMEYE ÇALIŞIYOR
Türk devletinin NATO ve ABD ile işbirliği belli. Bir NATO ordusu. Aynı zamanda Türkiye'nin Suriye'de olması NATO'nun varlığı anlamına da geliyor. Yani gelişmeleri emperyalist savaş politikalarından bağımsız düşünemeyiz. Çünkü ABD ve emperyalistler Ortadoğu'da Rusya ve Çin'e karşı stratejik olarak konum kazanmak istiyor. Suriye'deki değişim bunun en önemli ayaklarından biri olarak görüldü. Rojava da o değişim içerisinde çözülmesi gereken bir mesele olarak ele alınıyor. Buradaki halkçı demokratik mevzi Ortadoğu halklarına örnek oluşturmaması için düzeniçi biçimde çözülmeye çalışılıyor. Türk devleti bakımından ise oradaki Kürt kazanımlarının yok edilmesi çerçevesinde ele alınıyor.

Burada bir entegrasyon yapılmaya çalışılıyor. SDG, hem silahlı güçler bakımından hem de Kuzey ve Doğu Suriye Federasyonunun toplumsal yapısı Suriye rejimine entegre edilmeye çalışılıyor. Fakat bu demokratik bir entegrasyon değil. Tamamen Rojava'daki ilerici bütün kazanımların tasfiyesine dayalı entegrasyon dayatması var. Bunun bir ayağı kadın kazanımlarının tasfiyesine dayanıyor. Rojava'da kadınların kazandığı ve Suriye'de tüm kadınların kazanımına dönüşecek kazanımların tasfiyesi dayatılıyor. Diğer yanı Kürtlerin bütün mücadelelerle elde ettiği silahlı özyönetim güçlerinin tasfiyesini dayatıyor. Bunları tasfiye ettiğiniz anda Kürtlerin kazanımlarını koruyacak hiçbir şeyi kalmıyor. Kürtler, Aleviler, Dürziler, yani HTŞ etrafında toplanan güçler dışında Suriye'de hiçbir toplumsal kesimin Anayasada haklarının güvence altına alınmasına izin verilmiyor. Politik islamcı, faşist, cihadist bir yönetim inşa edilmeye çalışılıyor. Buradaki demokratik güçler buna direniyorlar, bu tip bir entegrasyona karşı tutum alıyorlar. Kendi kendilerini özerk biçimde yönetmek istiyorlar, fakat bu reddediliyor ve tekçi bir yapı inşa edilmeye çalışılıyor. Emperyalist güçler de burada bu politikayı destekliyorlar. Türk devleti zaten bu politikanın mimarlarından biri. Elbette bunu sahadaki güç dengeleri ve ezilenlerin ne kadar sahipleneceği belirleyecektir.

İRAN'DA DEVRİMCİ DURUM VAR

Emperyalist saldırganlık, Ortadoğu'daki faşist, gerici devletlerin halklara dönük saldırılarına karşı ayaklanmalar da yaşanıyor. İran son örneği. İran'daki son ayaklanmaya ilişkin neler söylersin? Rojhilat'ta ya da İran'ın bütünde bir devrim patlak verebilir mi?
İran'da 2007'den beri çok sık ayaklanmalar var. 2007, 2009, 2017, 2019, 2022 ve son olarak 2025'teki ayaklanmalar, yaklaşık 20 yıla bakarsak lokal düzeyde olmayan bütün İran'ı saran 6-7 halk ayaklanması gerçeğini görüyoruz. 2022'deki Jîna Amini isyanını dışta tutarsak çoğu ekonomik taleplerle başlayan ayaklanmalar. Genelde hayat pahalılığı, yoksullaşma ve kronik bir hal alan enflasyon üzerinden patladı. Kimi örneklerde işçi grevlerine saldırı biçiminde gelişip bütün İran'a yayıldı. 1979'dan itibaren giderek gerici, faşist bir karakter kazanan İran molla rejimi, bütün bu ayaklanmalar karşısında talepleri karşılamak, burjuva demokratik bir yola girmek yerine daha katılaşarak, kitle katliamları şeklinde yanıt vererek ilerledi.

2007'de başlayan bu ayaklanmalar İran'da devrimci bir durum olduğunu gösteriyor. İran'da molla rejimi kitlelere güven vermiyor, kitleler değişim istiyor. Bütün katliam ve saldırılarına rağmen sokaktalar, direniş, mücadele yürütüyorlar. Ama İran bundan ibaret değil. Çok güçlü bir ulusal kurtuluş mücadelesi var. Kürtlerin Rojhilat'ta yürüttüğü ulusal kurtuluş mücadelesi, Belucilerin çok güçlü bir ulusal kurtuluş mücadelesi var. İran ulusal, toplumsal, cins ve politik islamcı çelişkinin çok derin yaşandığı bir coğrafya, ülke. Ortadoğu'da emperyalistlerin güç dengelerinin içine oturan bir ülke. 79'dan sonra ABD emperyalizmine karşı dönemin siyasi koşulları içinde bir tutum geliştirdi. Ama ABD emperyalizminin politikalarına direnirken Rusya ve Çin emperyalizmiyle başka ilişkiler geliştirdi. Şimdi ABD, Irak'la başlayıp Ortadoğu'da yeniden bir dizayn içinde, İran'ı da bu çizgiye getirmek istiyor.

NE MOLLA NE ŞAH
Aslında birinci soruda tartıştığımız bu dünya savaşı gerçeği içinde yeni bir düzeni İran üzerinde de kurmak istiyor. Son İsrail ile birlikte İran'a dönük saldırganlık, bugün süren ayaklanmada ABD'nin sık sık İran rejimini tehdit eden açıklamaları bunu gösteriyor. Bu aynı zamanda İran'da gelişen her halk hareketini ABD, İsrail yanlısı hareket olarak değerlendirmek şeklinde yanılsamalı çizgiye de götürüyor. Özellikle ABD ve İsrail bundan faydalanmaya çalışıyor. İran rejimi de bunu kullanarak kitleleri etrafında konsolide etmeye çalışıyor. Bu İran devriminin en önemli açmazlarından biri. Son halk hareketinde halkın "Ne molla ne şah" sloganını ileri sürmesi bu bakımdan çok önemli. Çünkü önceki devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi, İran'da bir iktidar değişimine hazır olduğunu söylüyor. Fakat halk şu an da başka bir çizgide ilerliyor.

EN ÖNEMLİ ZAAF BİRLEŞİK ÖNDERLİĞİN OLMAMASI
Gelişen devrimci sürecin en önemli zaaflarından biri birleşik bir önderliğe sahip olmaması. Dediğim gibi İran'da hem ulusal, hem toplumsal, hem cins çelişkisinin çok güçlü patlamalar şeklinde kendini dışa vurduğunu görüyoruz. Fakat bunların birleşik mücadelesi İran'da henüz örgütlenebilmiş değil. Rojhilat'ta 7 Kürt örgütünün son ayaklanma üzerine ortak açıklama yapması önemli. Ya da Belucistan direnişinin yaptığı çeşitli açıklamalar, aldığı tutumlar önemli. Fakat henüz bunlar birleşik bir önderliğe, birleşik bir devrim stratejisine kavuşmuş değil. Dolayısıyla bugün İran'daki gelişmelerin zayıf noktasını emperyalistlerin olası gelişebilecek iktidar değişiminde 79'daki gibi devrimi çalma girişimleri oluşturuyor. Tabanı güçlü olmasa da şahın oğlu Rıza Pehlevi'yi getirip iktidar değişimi yaratma ihtimali var. İkincisi birleşik bir önderlik olmadığında bu hareketlerin sönümlenmesi ve İran rejimi tarafından ezilmesi ihtimalidir. Fakat şunu görmek gerekiyor. Bu baskıcı, faşist, politik islamcı İran rejimi eninde sonunda yıkılacak.

İRAN, SURİYE, IRAK, TÜRKİYE DEVRİMLERİ BİRBİRİYLE BAĞLANTILI
İran'da gelişen halk hareketinin devrimle sonuçlanması tıpkı Suriye'de lokal düzeyde Rojava devriminin yarattığı etki gibi bölgeyi çok ciddi bir halkçı seçenekle ve aynı zamanda derin bir kaosla karşı karşıya bırakma durumu var. Sosyalistlerin söylediği İran, Suriye, Irak, Türkiye devriminin birbiriyle ne kadar bağlantılı olduğu meselesi daha önemli bir hale geliyor. İran'daki ayaklanmanın sonucu Rojhilat'ta oluşacak yeni bir durum Türk devletini çok fazla tedirgin ediyor.

Bu savaş konsepti içinde devrimlerin, devrimci çıkışların patlak verebileceğini biliyoruz. 1. ve 2. emperyalist paylaşım savaşlarında sadece yıkım görmedik, aynı zamanda devrimler de gördük. Bugün de devrim fikri emperyalist savaş denklemi içinde çok önemli bir seçenek. İşçi sınıfının, emekçilerin, ezilen halklarının, devrimcilerin bu seçeneği örgütleme ihtiyacı var. Buradan doğru da enternasyonal görevler var.

EMPERYALİST SAVAŞ DÖNEMLERİ VE DEVRİMLER

Araya girmek istiyorum. Yeni savaş konsepti, 2026 NATO zirvesinin Türkiye'de yapılacak olması, devrimcilerin, emekçi sol güçlerin bu kapsamda görevlerini nasıl tarif ediyor ESP?
Son yaptığımız Parti Meclisi toplantımızda emperyalist savaş ve buna karşı mücadele, güncel olarak da 2026'da Türkiye'de toplanacak NATO zirvesine karşı mücadeleyi ve görevleri tartıştık. Savaş konsepti sosyalistlere, devrimcilere önemli görevler tanımlıyor. Bu dönemler herkesin kafasının karışık olduğu dönemler oluyor. 1. emperyalist paylaşım savaşı döneminde İkinci Enternasyonalde oluşan kafa karışıklıklarında bunu gördük. Ya da 2. emperyalist paylaşım savaşı Sovyetler Birliği'nin savunulması etrafında kimi kafa karışıklıklarında bunu gördük. Bu dönemler devrimlerin en olası olduğu dönemler oluyor aynı zamanda. Haliyle devrimcilerin, sosyalistlerin çok temel görevleri var.

KENDİ BURJUVAZİSİNE KARŞI SAVAŞMAYAN GÜÇLER TUTARLI ANTİEMPERYALİST DEĞİLDİR
İlk olarak; dünyanın herhangi bir coğrafyasında gelişebilecek halk ayaklanmaları, devrimci mücadeleler etrafında enternasyonal mücadeleyi örgütlemektir. Bunu İran devrimini sahiplenme, ABD'nin haydutça Maduro'yu alıp götürme ve Venezuela, Latin Amerika'nın devrimci damarlarına, devrimci gelişimine dönük hamleleri bakımından söyleyebiliriz. Bir diğeri de soyut bir antiemperyalizm değil. Bugün emperyalist küreselleşme koşullarında hiçbir kapitalist ülke yok ki bu emperyalist güç odaklarına entegre olmasın.

Birinci emperyalist dünya savaşında Rosa ve Karl'ın ya da Lenin'in meseleyi aynı zamanda içerideki burjuvaziye karşı savaşım biçiminde ortaya koyması, İkinci Enternasyonal çizgisinden buradan kopmaları ve "bu savaş ezilenlerin değil, egemenlerin savaşı. Biz bu savaşta herhangi birisinden taraf olmak zorunda değiliz, ezilenlerin seçeneğini örgütlemek zorundayız" çizgisinin daha fazla belirgin hale getirilmesi gerekiyor. Rosa ve Karl bunu örgütlemeye çalıştıkları için katledildiler. Lenin, bu çizgide derinleştiği için Ekim devrimini örgütleyebildi. Ya da ikinci dünya savaşının sonucunda bir sürü halkçı yönetim iktidara geldiyse bu çizginin eseridir.

Bugün üçüncü bir emperyalist dünya savaşına doğru giden bu siyasi iklimde bu seçenekleri daha güçlü tartışmamız ve örgütlememiz gerekiyor. İçeride burjuvazisine karşı savaşmayan hiçbir güç tutarlı, gerçek bir antiemperyalist mücadele örgütleyemez. Eninde sonunda varacağı yer burjuvaziye yedeklenmek ve emperyalist bloklardan birinden yana saf tutmak olacaktır. Dolayısıyla bu tip ideolojik çizgileri de belirginleştirmek ve bu eksenlerde enternasyonal dayanışma ve mücadele örgütlemek en önemli ihtiyaç.