Okulda işlenen cinayet: Patriyarkal siyaset, şiddet rejimi ve eğitimin çöküşü
Dolayısıyla eğitim emekçisinin öğrencisi tarafından öldürülmesi toplumsal şiddetin derinleştiği, kadınların yaşam hakkının yeterince korunmadığı ve eğitim sisteminin eşitlikçi değerlerden uzaklaştırıldığı bir siyasal ortamın ürünü olarak görülmelidir. Eğer eğitim sistemi eşitliği ve özgürlüğü savunan bir kamusal alan olmaktan çıkarılırsa, eğer kadınların yaşam hakkı siyasetin gündeminden düşürülürse, eğer kutuplaştırıcı söylem ve güvenlikçi politikalar sürdürülürse şiddet toplumsal bir sorun olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir.
Geçtiğimiz günlerde bir okulda eğitim emekçisine yönelik gerçekleşen saldırı, toplumda giderek kök salan şiddet kültürünün bir sonucu olarak karşımıza çıktı. Bu cinayet, Türkiye'de giderek kurumsallaşan şiddet rejiminin, kadın karşıtı politikaların, kamusal alanın zayıflatılmasının ve eğitim sisteminde yaşanan ideolojik dönüşümün kesiştiği noktada ortaya çıkan tahribatın somut bir yansımasıdır.
Türkiye'de son yıllarda şiddetin toplumsal ilişkilerin bir parçası haline geldiği görülmektedir. Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin artması, sağlık çalışanlarına yönelik saldırıların yaygınlaşması, sokakta ve kamusal alanda görünür hale gelen saldırganlık, kamu görevlilerinin giderek daha fazla hedef haline gelmesi ve gündelik hayatın pek çok alanında nefret dilinin normalleşmesi bu tablonun farklı yüzleridir. Bu tablo, devlet politikalarıyla şekillenen ve giderek kurumsallaşan bir toplumsal iklimin ürünüdür. Toplumsal şiddetin artmasında siyasal iktidarın kullandığı dil ve uyguladığı politikaların önemli bir payı bulunmaktadır. Uzun yıllardır sürdürülen savaş politikaları ve kutuplaştırıcı siyasal söylem şiddetin artmasına zemin oluşturmaktadır. Siyasi alanın sert ve ayrıştırıcı dili, zamanla toplumsal ilişkilerin de diline dönüşmekte; farklı düşünenler, eleştirenler ya da hak talep edenler kolayca hedef haline getirilebilmektedir. Kamu emekçileri ve özellikle öğretmenler de zaman zaman bu söylemin hedefi haline gelmektedir.
Şiddetin bu kadar yaygınlaşması, siyasal iktidarın yıllardır sürdürdüğü patriyarkal toplumsal düzen tahayyülünden de bağımsız değildir. Kadınların toplumsal yaşamda eşit bir biçimde var olmasını sağlayan politikalar yerine, onları aile içinde konumlandıran ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üreten bir yaklaşım sürdürülmektedir. Bu ideolojik yönelimin en çarpıcı adımlarından biri Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesidir. Bu sözleşmeden çekilmek, kadınlara yönelik şiddetin meşrulaştırılmasının açık bir ilanıydı. İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararıyla birlikte kadın cinayetleri konusundaki siyasal söylem de değişti. Kadınların yaşam hakkını savunan politikalar yerine, şiddeti bireysel olaylara indirgemeye çalışan bir dil hâkim oldu. "Münferit olay" söylemi bu yaklaşımın en tipik örneğidir. Oysa kadın cinayetlerinin her yıl yüzlerce kadının hayatına mal olduğu bir ülkede "münferit" kelimesinin kullanılması, gerçeği gizleyen politik bir tercihtir. Şiddetin bu denli yaygınlaşmasının bir diğer nedeni de cezasızlık politikalarıdır. Şiddet faillerinin iyi hal indirimleriyle ödüllendirilmesi, "tahrik" gerekçesiyle ceza indirimi uygulanması ve yargı süreçlerinde şiddet faillerinin korunması, toplumda açık bir mesaj üretmektedir: Şiddet gerçek anlamda cezalandırılmamaktadır. Bu mesaj toplumsal düzeyde şiddetin meşruiyet alanını genişletmektedir. Öyle ki şiddetin cezalandırılmadığı, hatta çoğu zaman gerekçelendirildiği bir toplumsal atmosferde şiddet giderek normalleşmektedir.
Toplumda şiddetin bu denli artması eğitim kurumlarını da doğrudan etkilemekte, eğitim emekçilerine yönelik saldırılar da bu geniş şiddet atmosferinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda eğitim politikalarında yaşanan dönüşüm, yalnızca müfredat değişiklikleri veya kurumsal düzenlemelerle sınırlı kalmamış; eğitimin toplumsal işlevini de köklü biçimde etkilemiştir. Çünkü okullar toplumdan bağımsız alanlar değildir; aksine toplumdaki ekonomik krizlerin, toplumsal gerilimlerin ve siyasal kutuplaşmanın en hızlı yansıdığı kamusal mekânlardan biridir. Ekonomik güvencesizlik, geleceksizlik duygusu ve toplumsal stres arttıkça bu gerilim eğitim emekçilerine de yönelmektedir.
Eğitim alanında izlenen politikalar öğretmenlik mesleğinin toplumsal saygınlığını ciddi biçimde zedeleyen bir süreç yaratmıştır. Eğitim emekçilerinin karar süreçlerinden dışlanması, liyakat yerine keyfiliğin hâkim olduğu uygulamalar, idari baskılar, güvencesiz istihdam biçimlerinin yaygınlaşması ve eğitim politikalarının sürekli değişen bir yönetim anlayışıyla yürütülmesi öğretmenlik mesleğinin itibarını zayıflatan unsurlar arasında yer almaktadır. Bir meslek grubunun itibarı sistematik biçimde aşındırıldığında, o meslek grubuna yönelik toplumsal saygı da giderek azalmaktadır. Bu durum, eğitim emekçilerine yönelik saldırıları kolaylaştıran bir psikolojik ve toplumsal zemin yaratmaktadır.
Eğitimin bilimsel ve demokratik niteliğinin giderek zayıflatılması, okulları toplumsal eşitliği ve eleştirel düşünceyi geliştiren alanlar olmaktan uzaklaştırmaktadır. Eğitim politikaları pedagojik ihtiyaçlara göre değil, ideolojik tercihlere göre şekillendirildikçe eğitim kurumları toplumsal sorunları çözme kapasitesini kaybetmekte; aksine bu sorunların yeniden üretildiği alanlara dönüşmektedir. Bu dönüşümün en önemli boyutları müfredat değişikliği ve toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinin eğitimden sistematik biçimde tasfiye edilmesidir. Oysa eğitim sistemi, barış dilinin, eşitlik kültürünün ve demokratik değerlerin yerleşmesinde belirleyici bir rol oynar. Eşitliği ve özgürlüğü temel alan bir eğitim anlayışı şiddetin toplumsal köklerini de zayıflatır. Buna karşın toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının eğitim politikalarından çıkarılması, okullarda eşitliğin ve demokrasinin gelişmesini engellemekte ve şiddet zeminini güçlendirmektedir.
Eğitim emekçilerine yönelik şiddetin arka planında eğitimin giderek piyasalaştırılması da önemli bir yer tutmaktadır. Eğitim alanında son yıllarda hâkim olan rekabetçi ve performans odaklı yaklaşım, eğitim ilişkisini pedagojik bir bağ olmaktan çıkarıp bir hizmet ilişkisine dönüştürmektedir. Veliler sistem tarafından adeta "müşteri" konumuna itilmekte, eğitim emekçileri ise eğitimci olmaktan çok bir "hizmet sunucusu" gibi görülmektedir. Bu anlayış, okul içindeki güven ve saygı ilişkisini zayıflatmakta; eğitim süreçlerini ortak bir toplumsal sorumluluk olmaktan çıkararak bireysel beklentilerin ve gerilimlerin alanına dönüştürmektedir.
Şiddetin artmasında cezasızlık algısının da önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Eğitim emekçilerine yönelik saldırıların çoğu zaman etkili ve caydırıcı yaptırımlarla karşılaşmaması, saldırganlarda "nasıl olsa bir şey olmaz" düşüncesini güçlendirmektedir. Bu durum yalnızca eğitim emekçilerini değil, tüm kamusal hizmet alanlarını tehdit eden bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Bu koşullar, eğitim kurumlarında sağlıklı bir pedagojik ortamın oluşmasını da zorlaştırmaktadır. Okulların demokratik ve güvenli kamusal alanlar olmaktan uzaklaşması, eğitim emekçileri ile öğrenciler arasındaki ilişkinin de giderek gerilimli bir zeminde kurulmasına yol açmaktadır.
Bugün gençlerin içinde bulunduğu toplumsal koşullar da bu şiddet ikliminden bağımsız değildir. Türkiye'de gençler uzun süredir derin bir gelecek kaygısı, güvencesizlik ve toplumsal belirsizlik içinde yaşamaktadır. Eğitim sisteminin sürekli değişen yapısı, diplomaların giderek değersizleşmesi, artan işsizlik, yoksulluk ve toplumsal eşitsizlikler gençlerin hayatını kuşatan temel gerçeklikler haline gelmiştir. Gençler bir yandan ağır bir rekabet baskısı altında eğitim sistemine mahkûm edilirken, diğer yandan mezuniyet sonrasında karşılarına çıkan güvencesiz çalışma koşulları ve işsizlik tehdidiyle yüz yüze kalmaktadır. Geleceksizlik duygusunun bu kadar yoğun yaşandığı bir toplumsal ortamda öfke, umutsuzluk ve yabancılaşma da büyümektedir. Eğitim politikaları gençlere özgür düşünceyi, dayanışmayı ve demokratik değerleri öğreten bir perspektif yerine onları rekabetçi ve hiyerarşik bir sistem içinde yalnızlaştırdıkça, bu gerilimler şiddet biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla eğitim emekçisinin öğrencisi tarafından öldürülmesi toplumsal şiddetin derinleştiği, kadınların yaşam hakkının yeterince korunmadığı ve eğitim sisteminin eşitlikçi değerlerden uzaklaştırıldığı bir siyasal ortamın ürünü olarak görülmelidir. Eğer eğitim sistemi eşitliği ve özgürlüğü savunan bir kamusal alan olmaktan çıkarılırsa, eğer kadınların yaşam hakkı siyasetin gündeminden düşürülürse, eğer kutuplaştırıcı söylem ve güvenlikçi politikalar sürdürülürse şiddet toplumsal bir sorun olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir.
Okullarda şiddetin köklerini ortadan kaldırmanın yolu ise güvenlik tedbirlerini artırmak değildir. Gerçek çözüm, eğitim sistemini yeniden eşit, bilimsel ve demokratik bir temelde kurmaktan geçmektedir. Eğitim politikaları eşitlik, özgürlük ve insan haklarını merkeze aldığında, okullar demokratik toplumun kurulduğu alanlar haline gelir. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin eğitim müfredatının ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi, gençlerin eşitlikçi ve özgürlükçü değerlerle yetişmesi açısından hayati önem taşır. Aynı şekilde eğitim emekçilerinin mesleki haklarının güçlendirilmesi, eğitim emekçilerinin karar süreçlerine katılımının sağlanması ve okulların demokratik biçimde yönetilmesi eğitim ortamının sağlıklı işlemesi için temel koşullardır. Eğitim politikaları dönüştürülmeden, kadınların haklarını koruyan güçlü mekanizmalar oluşturulmadan, eşitlikçi bir toplumsal kültür geliştirilmeden ve şiddete karşı gerçek bir toplumsal mücadele yürütülmeden bu tabloyu değiştirmek mümkün değildir.
Sonuç olarak, bir okulda yaşanan bu cinayet, hepimize eğitim sisteminin hangi yönlere savrulduğunu yeniden hatırlatmaktadır. Eğitim kurumlarını eşitliğin, özgürlüğün ve demokratik değerlerin üretildiği kamusal alanlar haline getirmek yalnızca eğitim emekçilerinin değil, toplumun bütününün ortak sorumluluğudur. Eğitim emekçilerine yönelik şiddete karşı mücadele etmek, toplumun geleceğini belirleyen eğitimin kamusal niteliğini, demokratik değerleri ve çocukların güvenli bir eğitim ortamında yetişme hakkını savunmak anlamına gelir. Çünkü şiddetin egemen olduğu bir toplumda ne eğitim gerçek anlamda var olabilir ne de demokrasi. Bu nedenle bugün eğitim hakkını, eğitim emekçilerinin yaşamını savunmak demokratik eşit, özgür bir yaşamı savunmaktır.
*Eğitim-Sen Merkezi Kadın Sekreteri Simge Yardım ETHA için yazdı.