13 Şubat 2026 Cuma

Rojava'dan Güney Kürdistan'a: Kürt halkına yönelik tasfiye planı

Umut Gazetesi Yazarı Hüseyin Ataş, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığı dayanışma yazıları kampanyası kapsamında yazdı.

Ortadoğu'nun emperyalist paylaşım tarihinde defalarca tanık olunduğu gibi, bugün de Kürt halkının siyasal ve toplumsal kazanımları hedef alınmaktadır. Bu hedef alma, diplomasi, entegrasyon ve güvenlik söylemleriyle örtülmektedir. Değişen yalnızca kullanılan kavramlardır; içerik aynıdır: Kürtlerin yok sayılması.
Uluslararası alanda ise bildik ikiyüzlülük sahnededir. 9 Şubat'ta Avrupa Parlamentosu'nda Rojava'nın statüsü ve özyönetimin anayasal güvenceye alınmasına dair bir karar tasarısının gündeme gelmesi, emperyalist merkezlerin çifte standartlı politikasını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Masalarda demokrasi nutukları atılırken, sahada kuşatma sürmekte; ambargo derinleşmekte, saldırılara sessiz onay verilmektedir. Kürt halkının geleceği, yine emperyalist pazarlık masalarında alınıp satılmak istenmektedir.

Sahadaki gerçeklik ise nettir. Barzani Yardım Vakfı'nın verilerine göre Rojava'ya ulaştırılan yüzlerce tır yardım, bilinçli biçimde sürdürülen kuşatma koşullarında halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Kobanê başta olmak üzere birçok bölgede su, elektrik ve internet kesintileri devam etmekte; yaşam doğrudan hedef alınmaktadır. Bu tablo, bir kriz değil; planlı bir cezalandırma politikasının sonucudur.

Bu politikanın kilit araçlarından biri sınır kapılarıdır. Sınır kapılarının kapalı tutulması teknik ya da idari bir sorun değildir; doğrudan siyasal bir tercihtir. Kapalı her kapı, kuşatmanın biraz daha sıkılması demektir. Bu nedenle sınır kapılarının açılması talebi yalnızca insani değil, açıkça siyasal bir taleptir. Bu talep, Kürt halkının iradesinin tanınmasına dair en asgari eşiktir.

Türkiye'de DEM Parti'nin yaptığı açıklamalar da kuşatmanın son bulması ve sınır kapılarının insani yardımlara açılması talebini net biçimde ortaya koymuştur. Buna karşın devletlerin yanıtı yine baskı olmuştur. ÖHD'nin raporları, Rojava ile dayanışma eylemlerinde yüzlerce kişinin gözaltına alındığını, darp ve işkence dahil ağır hak ihlallerinin yaşandığını belgelemektedir.

Bu tabloyu tamamlayan kritik başlıklardan biri ise Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın açıklamalarıdır. Fidan'ın açık biçimde "sırada Irak Kürdistanı var" anlamına gelen sözleri, Rojava'ya dönük kuşatmanın bir istisna değil; bölgesel ölçekte planlanan bir stratejinin parçası olduğunu teyit etmektedir. Bu açıklama bir diplomatik değerlendirme değil, Kürt halkına dönük karşı-devrimci hattın ilanıdır. Ekonomik bağımlılık mekanizmaları, askeri baskılar ve "merkezi devletle uyum" söylemleri üzerinden Irak Kürtlerinin sınırlı siyasal kazanımları budanmaya çalışılmaktadır. Rojava'da entegrasyon adı altında yürütülen tasfiye neyse, Irak Kürdistanı'nda da istikrar ve güvenlik başlıkları altında yürütülen süreç odur. Farklı coğrafyalar, aynı strateji.

Hakan Fidan'ın açıklamaları, Türkiye devlet aklının Kürt meselesine yaklaşımındaki sürekliliği de açıkça göstermektedir. Sorun hiçbir zaman "terör" olmamıştır. Sorun, Kürtlerin kendi kaderini tayin etme iradesidir. Bu irade Rojava'da ortaya çıktığında nasıl hedef alındıysa, Güney Kürdistan'da da kurumsallaştığı ölçüde tehdit olarak görülmektedir.

Emperyalist güçler bu sürecin asli aktörleridir. ABD ve AB, bir yandan Irak Kürdistanı'nı "istikrar unsuru" olarak pazarlarken, diğer yandan Türkiye'nin askeri ve siyasal saldırılarına göz yumarak bu suç ortaklığını sürdürmektedir. Emperyalizm için Kürtler, yalnızca denetlenebilir oldukları sürece "müttefiktir." Kendi kaderini tayin iradesi ortaya çıktığında ise hedef haline gelmektedirler.

Dolayısıyla bugün Rojava'ya dönük saldırı ile Güney Kürdistan'a yönelik baskılar arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu bağ koparılmadıkça, bir yerde kazanılan mevzi başka bir yerde pazarlık konusu yapılacaktır. Kürt halkının bölünmüşlüğü, bu stratejinin en temel dayanağıdır.

Buradan çıkan sonuç açıktır: Rojava'nın savunulması, Güney Kürdistan'ın kuşatılmasına karşı çıkmadan mümkün değildir. Aynı şekilde Irak'taki Kürtlerin geleceği de Rojava'nın tasfiyesine sessiz kalınarak güvence altına alınamaz. Mücadele ya bölgesel ve bütünlüklü olacaktır ya da kazanımlar tek tek boğulacaktır.

Bu nedenle bugün sınır kapılarının derhal ve koşulsuz biçimde açılması talebi, yalnızca insani bir çağrı değil; bu karşı-devrimci sürekliliğe vurulacak ilk siyasal darbedir. Rojava'da kapalı tutulan her kapı, yarın Güney Kürdistan'da biraz daha daraltılan siyasal alan anlamına gelmektedir.

Tarihsel moment nettir: Ya Kürt halkının kazanımları birbirine eklemlenecek ya da egemenler tarafından tek tek tasfiye edilecektir. Bu denklemde tarafsızlık yoktur.