12 Mart 2026 Perşembe

Savaş dijital bir oyun değil: Savaşın seyircisi olmayalım, safları büyütelim!

Başta ABD olmak üzere dünyanın önemli merkezlerinde yapılan protestolar oldukça önemli ve değerli olsa da emperyalistlerin üzerinde baskı kuracak nitelikten de nicelikten de yoksun. Bugün dijital mecralarda birkaç paylaşım yapmak, protestoculuğun yerini alan bir yüzeysellik yaratıyor. Ve milyonlar bir dünya savaşına çok yaklaşıldığını gösteren bu savaşı dijital bir oyun gibi izliyor. Oysa antiemperyalist mücadele, ekran başında bekleyip "günü geldiğinde" harekete geçilecek bir şey değil. Çünkü fitili ateşlenen bu savaş, tüm bölgeyi içine çekebilecek bir yıkım potansiyeli taşıyor.

Ekranların karşısında savaşın akışını bir dijital oyun gibi izlemiyoruz. Bu savaşın işçi ve emekçilerin savaşının olmadığını bizzat ABD emperyalizminin bölgedeki yayılmacı, işgalci amaçlarıyla ilgili olduğunu biliyoruz. Ve savaşın en büyük kaybedenin ezilen İran ve bölge halkları olduğunu da biliyoruz. O nedenle duyarsız değiliz. Elimizde telefon her saldırıda yaşamını yitiren İranlı işçi ve emekçileri düşünerek üzülüyoruz.

Ne emperyalizmin merkezlerinden ne de onun bölgesel uzantılarından yanayız. Safımız, İranlı işçilerin, emekçilerin ve tüm bölge halklarının yanı. Bugün Ortadoğu'da fitili ABD ve İsrail tarafından yakılan bu savaş halkların kaderini belirleyecek bir yok oluş eşiğidir. Bunun da farkındayız.

Ama ne var ki bunun farkında olmak yetmiyor; savaş karşıtı eyleme dönüştürmek gerekiyor.

Emperyalist ABD ve siyonist İsrail daha şimdiden binin üzerinde sivil halkı katletti. Ve her bir bomba bizim geleceğimize de atılıyor. Yalnızca insanları ve şehirleri yok etmiyor; doğayı, kültürü, hafızayı ve geleceğimizi de yok ediyor. 
Biz yemek yerken, kahve içerken, uyurken bombalar İranlı işçi ve emekçileri hayattan koparmaya devam ediyor. İran'da hedef alınan okulda yaşam dolu 175 kız çocuğunun artık yalnızca yan yana dizili mezar taşlarıyla anılıyor olması, insanlığın nasıl bir karanlığa sürüklendiğinin en somut göstergesi.

ABD ve İsrail saldırılarıyla başlayan savaş ikinci haftasını tamamlamak üzereyken oldukça sınırlı eylemin yapıldığını görüyoruz.

Başta ABD olmak üzere dünyanın önemli merkezlerinde yapılan protestolar oldukça önemli ve değerli olsa da emperyalistlerin üzerinde baskı kuracak nitelikten de nicelikten de yoksun.

Bugün dijital mecralarda birkaç paylaşım yapmak, protestoculuğun yerini alan bir yüzeysellik yaratıyor. Ve milyonlar bir dünya savaşına çok yaklaşıldığını gösteren bu savaşı dijital bir oyun gibi izliyor.

Oysa antiemperyalist mücadele, ekran başında bekleyip "günü geldiğinde" harekete geçilecek bir şey değil. Çünkü fitili ateşlenen bu savaş, tüm bölgeyi içine çekebilecek bir yıkım potansiyeli taşıyor.
Oysa ezilenlerin onurlu tarihlerinde çok önemli antiemperyalist mücadele örnekleri var.

Faşist Franco güçlerine karşı dünyanın dört bir yanından 35 binden fazla gönüllünün savaştığı Kızıl Tugaylar, Vietnam'ın Fransız ve ABD emperyalizmine karşı büyütülen antiemperyalist direniş, Che Guevara'nın Küba Devrimi'nin ardından Latin Amerika'da ABD destekli rejimlere karşı kıta çapında bir anti emperyalist mücadele hattı kurmaya çalışması bizim tarihimiz…

Ve Türkiye Kürdistan'da da çok önemli antiemperyalist mücadele örnekleri açığa çıkarılarak halkların kaderini değiştiren anların sokaklarda, meydanlarda, fabrikalarda, bedeller ödenerek yaratıldığını gösterdi. 6. Filo'nun Dolmabahçe'den kovulması, ODTÜ'de Comer'in arabasının yakılması…Bunlar yalnızca eylem değil; emperyalistlerin bizzat halklar tarafından yenileceğini gösteren büyük kalkışmalar, önemli tarihsel kazanımlardı.
2000'lerde ABD'nin Irak işgaline karşı yükselen direniş, NATO Zirvesi'nin yapılacağı İstanbul'un emperyalistlere dar edilmesi… Bunlar da yakın tarihin hafızasında hâlâ oldukça canlı.

Ve o onurlu antiemperyalist direniş örnekleri bugün Filistin halkının soykırım saldırılarına karşı milyonların sokağa çıktığı günlerce sürdürülen ve emperyalistlere geri adım attıran direnişlere, filo eylemlerine bilinç taşıdı. 

Ortadoğu'nun vahası Rojava Devrimi'nin savunulması için hem 10 yıl önce hem de bugünlerde seferber olan milyonlar da yine bu tarihsel direniş mirasının sürdürüldüğünü gösterdi. Ve emperyalistlerin ve faşist Türk devletinin planını bozdu.
Bugün ise aynı kararlılığın zayıfladığı bir dönemden geçiyoruz. Devrimci hareketin içerisinde bulunduğu örgütsel kriz bu zayıflığın ana nedenini oluşturuyor.

Geniş kitlelerin ABD ve İsrail saldırıları söz konusu olduğunda büyük bir seyircilik apolitizmine sürüklenmesi, antiemperyalist mücadeleyi zayıflatmaktadır.

Bu seyirciliğin önemli bir nedenini de İran'daki faşist molla rejiminin işçi emekçi düşmanlığı karakterinden alıyor. Ocak ayındaki büyük halk direnişinde binlerce eylemcinin katledilmesine duyulan öfke bugün İran'ı hedef alan emperyalist siyonist saldırganlığa karşı duyarsızlığı getiren çarpık bir bilinç oluşturuyor. Savaşa karşı çıkışın aynı zamanda dün hak ve özgürlükleri için sokakları dolduran İran halkı ile dayanışmak olduğunu göremiyor. Ne ki emperyalist siyonist saldırganlık sadece İran halklarını değil tüm bölgeyi ve bölge halklarını da etkilemektedir.

Bugün emperyalist savaşın bölge halklarına getirdiği bu büyük yıkım, bu tereddütleri aşarak gerçeğin gözlerinin içine bakmayı zorunlu kılıyor. 

Faşist Türk devletinin emperyalist siyonist saldırganlık karşısındaki hamaset "barış" söylemine rağmen NATO üyeliği, ABD üsleri ve İsrail'le kurulan askeri ilişkiler çok açık biçimde kime taraf olunduğunu gösteriyor. Türk devleti menşeili Repkon gibi şirketlerin İsrail'e silah tedarik etmesi de bu tarafgirliğin somut başka göstergelerinden.

Bu nedenle bugün devrimci güçlerin, antiemperyalistlerin görevi, hareketi içermeyen savaş seyirciliğinden çıkıp üçüncü bir hattı örmektir: Emperyalizme, bölgesel gericiliğe ve savaş politikalarına karşı işçi ve emekçilerin mücadele hattı. Fabrikalarda, mahallelerde, üniversitelerde kitle çalışması yürütmek; imza masalarıyla, toplantılarla, sokak eylemleriyle NATO ve ABD iş birliğini teşhir etmek; ABD üslerinin kapatılmasını, NATO'dan çıkılmasını istemek, Temmuz'daki NATO toplantısına karşı geniş bir mücadele hattı örmek bugünün en acil mücadele görevidir.

Aksi halde insanlık, üçüncü bir yok oluş savaşının eşiğinde dururken, bizler yalnızca bir bilgisayar oyununun seyircileri olmaktan öteye geçemeyerek, kendi yok oluşumuzun da taşlarını döşeyeceğiz.

Bugün sorulması gereken soru açıktır: İran halkının enkaz altında bırakılmasına mı sessiz kalacağız, yoksa molla rejiminin savaşı bahane ederek, milliyetçiliği kabartarak işçi sınıfını kendi arkasına dizmesine mi göz yumacağız? Unutmamalıyız ki her iki sessizlik de aynı kapıya çıkar: işçi sınıfının, halkların, ezilenlerin yenilgisine…

Bu yüzden 6. Filo'yu denize dökenlerin mirasına, o direniş sonrasında ölümsüzleşen Vedat Demircioğlu'nun anısına sahip çıkmak; onların başlattığı antiemperyalist kavganın bugünkü taşıyıcıları olmayı zorunlu kılar. Çünkü bugün, İran halklarına dayatılan bu savaşın karşısında durmak, yalnızca politik bir tercih değil; tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü insanlığı yok oluşa sürükleyecek Einstein'ın deyimiyle taş ve sopa dönemini yeniden başlatacak 3. emperyalist dünya savaşı kapıda. O nedenle bugün harekete geçmek her aracı devreye sokarak işçi ve emekçileri harekete geçirmeye çalışmak her zamankinden çok daha önemli.