30 Ocak 2026 Cuma

Rojava: Kadın özgürlüğü ve gericiliğin saflaşma alanı

Bugün, Nusaybin ve Suruç sınırından yükseltilen meşruiyet bilincinin izini sürmek; her sokağı, her meydanı eylem mekanı sayarak seferberliğe durmak zamanıdır. Rojava kadın devrimini, dünya kadınlarının kırmızı çizgisi kılmak; tarihsel bir görevdir. Yarın çok geç olabilir. Şimdi, tam şimdi; sözü, eylemi ve cesareti birleştirerek harekete geçme zamanı.

Rojava devrimine yönelik saldırı sadece Suriye ve Ortadoğu'da değil, dünyada adeta bir turnusol rolü oynuyor. Başta Kürt halkı olmak üzere ilerici insanlık dünyanın onlarca ülkesinde, yüzlerce merkezinde Rojava işgaline karşı sokaklara çıkarken adeta dünya gericiliği ile ilerici insanlığı iki ayrı kampa ayırıyor.

Bir yanda kadın özgürlüğünü, toplumsal eşitliği ve kolektif yaşamı esas alan kadın devrimi deneyimi; diğer yanda ise kadını mülk olarak tanımlayan, bedenini denetim altına almayı iktidarının ön koşulu sayan ataerkil, cihatçı, faşist bir zihniyet bulunmaktadır. Bu karşıtlık bu nedenle çok daha fazlasını ifade eder: Burada çatışan, iki ayrı toplum tasavvuru ve iki ayrı insanlık anlayışıdır.

Reqa'yı işgal eden faşist Türk devleti destekli çetelerin ilk icraatlarından biri, YPJ heykelini yıkmak oldu. Bu tesadüfi bir saldırganlık değil; faşist rejimlerin ve politik islamcı gericiliğin kadın bedenini ve cinselliğini hedef almasının ideolojik bir sonucudur. Bu zihniyete göre kadın, yalnızca cinselliğin nesnesi ve doğurganlığın aracıdır. Kendi kalıplarının dışında kalan hiçbir kadın figürüne tahammülleri yoktur. Hele ki gericiliğin, kadın köleleştirmesinin merkezi ilan ettikleri Reqa'da türdeşleri DAİŞ'i yenilgiye uğratan güçlerden biriyse YPJ, bu tahammülsüzlük daha fazla artar.

Cihatçı HTŞ ve faşist Türk devletinin desteklediği çeteler Şêxmeqsûd'da da son mermisine kadar direnen asayiş üyesi Deniz Çiya'nın cansız bedenini binadan aşağıya attı. Dêrazor'da Amara Intiqam ve Narin Axîn isimli iki YPJ savaşçısı kaçırıldı ve görüntüleri teşhir edildi. QSD'li iki kadın ve iki erkeğin cenazesine işkence kameraya kaydedildi. Ardından bir DAİŞ/HTŞ'li, YPJ'li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip, bunu karanlık zihniyetinin güç göstergesi olarak sosyal medyada paylaştı.

Gerici ideolojiler için kadın bedeni yalnızca biyolojik bir varlık değil; disipline edilmesi, bastırılması ve simgesel olarak aşağılanması gereken bir iktidar alanıdır. Kadın özgürlüğüne yönelen saldırıların teşhirci biçimi tesadüf değildir. Bu şiddet, gericiliğin ideolojik varlığını sürdürebilmesi için zorunlu bir araçtır. Kadının saçına, bedenine, cinselliğine yönelen her saldırı, aslında özgürleşme ihtimaline yönelmiş bir saldırıdır.

Görüntülerin yayılmasıyla birlikte, dünyanın dört bir yanında Kürt kadınları ve onlarla dayanışma gösteren binlerce kadın anında harekete geçti. Reqa'daki Aqtan Hapishanesini savunan YPJ savaşçıları da kuşatma altındaki mevzilerinde saçlarını örerek bu dayanışmaya katıldı. Kürdistan'ın dört parçasından televizyon ekranlarına taşan bu görüntüler, kadınların ortak iradesini ve direnişini güçlü bir biçimde görünür kıldı. Sosyal medyada başlayan saç örme eylemleri, öfkeyi örgütlü bir direnişe dönüştürdü. Kadınlar, bulundukları her yerden saçlarını örerek videolar paylaştı; bu dalga kısa sürede küresel bir dayanışma zincirine dönüştü. Tıpkı İran'da Jîna Mahsa Emînî'nin saçları göründüğü gerekçesiyle faşist gerici molla rejimi tarafından katledildiği dönemde kadınların saç kesme eylemlerinin çok kısa sürede milyonlarca kadını yan yana getirmesi, adeta küresel intifadaya dönüşmesi gibi…

Kadın savaşçının saçına saldırarak gerici zihniyetini açığa vuran faşist figür, kadınların dalga dalga büyüyen eylemi karşısında paniğe kapılarak önceki videosundaki saldırgan, aşağılayıcı sözlerini geri almak zorunda kaldı. Böylece dünya çapında kurulan kadın dayanışması ve çizilen saflaşma hattı bir kez daha gücünü ve etkisini kanıtlamış oldu.

Erkek egemen dünya gericiliği ile kadın özgürlüğünün keskin biçimde karşı karşıya geldiği bu tarihsel eşikte, direnen ve mücadele eden kadınların yaşadıkları aslında yeni değil. Erkek egemen düzenin sınırlarını zorlayan, ona karşı savaşan her kadın, tarih boyunca olduğu gibi bugün de hedef haline getiriliyor. Kadını mülkü olarak gören erkek egemen gerici güçler -DAİŞ, HTŞ ve benzeri cihadist, faşist çeteler- bu şiddeti kendi ideolojik varlıklarının bir parçası haline getiriyor. Böylece kadın özgürlüğüne yönelen saldırılar, yalnızca güncel politik çatışmaların değil, köklü bir köleci zihniyetin sürekliliğini yansıtıyor.

2015 yılında Muş'ta katledilen gerilla Ekin Wan'ın bedenine, katledildikten sonra ağır işkence yapılmış ve çıplak halde sokaklarda sürüklenmişti. Yine aynı yıl İstanbul Gaziosmanpaşa'da polisle çatışan komünist savaşçılar Yeliz Erbay ve Şirin Öter katledildikten sonra vajinalarına sıkılan kurşunlar faşist, gerici rejimlerin, onlara karşı duran, mücadele eden kadınlara yönelik saldırılarına örneklerdir.

Bu tür saldırılar yalnızca kadınlara yönelik düşmanlığın değil, aynı zamanda toplumun ezilen kesimlerine gözdağı verme stratejisinin de parçasıdır. Basında ve sosyal medyada özellikle dolaşıma sokulan bu görüntüler ve söylemler, kadınları ve muhalifleri korkutarak sessizliğe zorlamayı, böylece erkek egemen düzenin sorgulanmadan kabul edilmesini sağlamayı amaçlıyor.

Kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmayı, onu aşağılamayı ve mülkleştirmeyi meşrulaştıran ataerkil-faşist rejimler, kadını yalnızca erkeğin değil, aynı zamanda egemen ulusal projenin de bir aracı haline getirir. Kadın bedenini hedef alarak aslında bu sisteme karşı en güçlü mücadele dinamizmi barındıran toplumsal bir kesimi teslim almaya, iradesini kırmaya ve siyasal olarak boyun eğdirmeye yönelir.

Bosna'da sistematik tecavüz saldırıları, Êzidî kadınların kaçırılıp köleleştirilmesi ve binlercesinin cinsel şiddet yoluyla "savaş ganimeti"ne dönüştürülmesi, kadın bedeni üzerinden yürütülen bu sömürgeci ve militarist şiddetin en çarpıcı örnekleridir.

Kadına yönelen saldırı, böylece yalnızca bireye değil, bir halkın varoluşuna, kimliğine ve kolektif haklarına, onuruna yönelmiş ideolojik bir saldırıya dönüşür. Bu yolla Kürt halkının kolektif kimliği aşağılanmaya çalışılır,

Rojava devrimi, 15. yılına girerken yalnızca bölgesel eşitlikçi bir sistem değil, aynı zamanda kadın devrimi olarak da dünya halklarına ilham vermeyi sürdürüyor. Eşbaşkanlık sistemi, eşit temsiliyet ilkesi, kadın meclislerinin kurumsallaşması ve kadın ordulaşmasıyla kadınların toplumsal yaşamda, siyasette ve devrimci süreçlerde nasıl özneleşebileceğine dair somut bir model oluşturdu.

Geçen 14 yıl boyunca, tüm yıkıcı saldırılara ve kuşatmalara rağmen ayakta kalmayı başaran bu deneyim, yalnızca Rojava'nın değil, halkların, kadınların özgürlük ve eşitlik arayışının direngen hafızasına dönüştü. Rojava'daki toplumsal dönüşüm; Kürt halkından başlayarak tüm bölge halklarına, ezilenlere ve eşitlik, özgürlük arayışındaki kadınlara yön veren bir umut imgesine dönüştü. Rojava devrimi en çok kadın özgürlüğü ve somut kazanımlarıyla simgeleşti. Tam da bu hakikat nedeniyle cihatçı, politik islamcı HTŞ çetesi, "YPJ dağıtılsın" teslimiyet dayatmasında bulunuyor, Nazilerden ilhamla, "önce kadınları vurun" faşist ilke ve buyruğunu uyguluyor.

O nedenle bugün başta kadınlar olmak üzere yeryüzünde onurdan, özgürlükten ve eşitlikten yana olan tüm güçler, Rojava kadın devriminin bir militanı olarak harekete geçmeli. Dünyadaki ilerici insanlığı, bu saflaşmada Rojava devriminden yana saf tutmaya çağırmalı.

Ezilen halkların ve kadınların birleşik iradesi, her türlü kirli ortaklığın çürümüş duvarlarını aşan bir hakikat gücüdür. Ve bu birleşik gücün, her türlü kirli ortaklıktan daha güçlü olduğu; egemenlerin çizdiği sınırların ise, Nusaybin ve Suruç'ta olduğu gibi, kendi meşruiyetine ve özgücüne inanan halklar tarafından istendiğinde nasıl tuzla buz edilebileceğini bir kez daha göstermektedir.

Bugün, Nusaybin ve Suruç sınırından yükseltilen meşruiyet bilincinin izini sürmek; her sokağı, her meydanı eylem mekanı sayarak seferberliğe durmak zamanıdır.

Rojava kadın devrimini, dünya kadınlarının kırmızı çizgisi kılmak; tarihsel bir görevdir. Yarın çok geç olabilir. Şimdi, tam şimdi; sözü, eylemi ve cesareti birleştirerek  harekete geçme zamanı.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 30 Ocak tarihli 254. sayısında yayımlanan başyazısı.