Sezin Uçar ETHA'ya konuştu: "Yakalama" kararını bilerek geldim, "kaçma" şüphesiyle tutuklandım
Tutsak ESP Eş Genel Başkan Yardımcısı Sezin Uçar, "Ezilenlerin Hukuk Bürosu'nda avukatlık yapıyor" diyen itirafçı beyanlarıyla tutuklandığına dikkat çekti, "Bu durum siyasi polisin ve yargının içinde bulunduğu aciziyeti gösteriyor" dedi. Uçar, "Yeni Adalet Bakanı'nın öteden beri gelen yaklaşımının da sulh ceza hakimlerinin avukatlarla ilgili yaklaşımlarında etkili olduğunu düşünüyorum. Her gün adliyede ve emniyette olan ya da kamuoyunda çeşitli eylem ve etkinliklere katılan, hakkımdaki 'yakalama' kararını bilerek Türkiye'ye gelen biri olarak ‘kaçma şüphesi' olduğu gerekçesiyle tutuklanmış oldum" diye konuştu.
ESP Eş Genel Başkan Yardımcısı Sezin Uçar, daha önceden planlanmış Avrupa ziyareti dönüşünde havalimanında gözaltına alınarak, 3 Şubat siyasi kırım saldırısı kapsamında tutsak alındı. Aynı soruşturma kapsamında tutsak alınan ajansımız ETHA editörü Nadiye Gürbüz, Uçar'la Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'nde röportaj yaptı.
ESP'ye dönük 3 Şubat siyasi kırım saldırısı sırasında Avrupa'daydın. 13 Nisan'da döndün ve tutuklandın. Tutuklanma gerekçesini anlatır mısın?
ESP'ye dönük 3 Şubat tarihinde gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklama saldırısında benim hakkımda da yakalama kararı verildi. Sosyalistlere dönük önceki yıllarda gerçekleştirilen çeşitli tutuklama saldırılarından farklı olarak, siyasi rejimin özgürlük mücadelesi yürüten öznelere karşı giriştiği bütünlüklü bir tasfiye planının bir parçası olarak görüyoruz bu saldırıyı. Eş Genel Başkanımız Murat Çepni, SKM Sözcümüz Tanya Kara başta olmak üzere pek çok kentteki yönetici arkadaşlarımızın yanı sıra çeşitli demokratik kitle örgütlerinden sosyalistler hakkında da tutuklama kararı verildi.
13 Nisan'da Fransa'dan Türkiye'ye dönüşte havalimanında gözaltına alındım. İki günlük gözaltı süresinin ardından 15 Nisan tarihinde tutuklandım ve Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'ne getirildim. Benim de tutuklama kararımın gerekçesinde tıpkı 84 arkadaşımda olduğu gibi itirafçı beyanları, katıldığım eylem ve etkinlikler var. Farklı olarak 3 Şubat tarihinden sonra gözaltı ve tutuklama saldırısını hem bir hukukçu hem de bir siyasetçi olarak değerlendirdiğim televizyon programları ve X hesabımdan yaptığım paylaşımlar var. Tutuklanmama gerekçe olarak gösterilen bir diğer şey de Adalet Bakanlığı tarafından müvekkilim adına benim hesabıma yapılan tazminat ödemesini müvekkile havale etmiş olmam. Hatırlanacaktır, Boğaziçi Üniversitesi'ne kayyum rektör Melih Bulu'nun atamasını protesto edenlere dönük sıkça ev hapsi kararı veriliyordu. Biz de hukukçular olarak bu hukuka aykırı kararlara karşı Anayasa Mahkemesi'ne başvurular yaptık ve ilk ilk ihlal kararlarından biriyle birlikte mahkeme tazminata hükmetti.
‘DELİL'LERDEN BİRİ: BAKANLIĞIN ÖDEDİĞİ TAZMİNATI MÜVEKKİLE HAVA ETMEK
İşte müvekkile Adalet Bakanlığı'nın ödediği tazminatı banka yoluyla müvekkile hava etmem tutuklama gerekçelerinden biri oldu ve tabii ki diğer bir örnek de itirafçı beyanları. Etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan itirafçılar Ezilenlerin Hukuk Bürosu'nda çalıştığımı söylemiş. Tıpkı tutuklu diğer arkadaşlarımız hakkında ESP'de ya da SKM'de faaliyet yürüttüklerini söylemiş olmaları gibi. Ben Ezilenlerin Hukuk Bürosu avukatı olarak çok sayıda demeç verdim, basın toplantılarında, eylemlerde, çeşitli etkinliklerde kamuoyuna beyanda bulundum. Basit bir Google taraması ile dahi ulaşılabilecek benzer şeyleri itirafçı düşkünlere söyletip, bu beyanları da tutuklama gerekçesi yapmak siyasi polisin ve yargının içinde bulunduğu aciziyeti gösteriyor. Yeni Adalet Bakanı'nın öteden beri gelen yaklaşımının da sulh ceza hakimlerinin avukatlarla ilgili yaklaşımlarında etkili olduğunu düşünüyorum. Her gün adliyede ve emniyette olan ya da kamuoyunda çeşitli eylem ve etkinliklere katılan, hakkımdaki "yakalama" kararını bilerek Türkiye'ye gelen biri olarak "kaçma şüphesi" olduğu gerekçesiyle tutuklanmış oldum.
"Avrupa'da kalabilirdin, neden döndün?" sorusuna maruz kaldın mı?
Evet, bu soruya sıkça maruz kaldığımı söylemeliyim. Hem siyasi hem de ekonomik gerekçelerle Türkiye'de yaşamak istemeyen önemli bir toplumsal kesim var. Eğitim ve sağlıkta niteliğin düştüğü, liyakatsizliğin, rüşvetin, yoksulluğun ve geleceksizliğin bu denli arttığı, özgürlüğün kısıtlandığı bu toplumsal koşullarda insanlar göç yollarına düşüyor, çocuklarını yurt dışına göndermenin yollarını arıyor. Bunun sosyolojik bir olgu olarak bir yere koyuyorum elbette. Ancak dünyayı değiştirme, eşit ve özgür bir yaşam kurma iddiasında olanların daha dirayetli olma ve iddiaları ile uyumlu olarak güçlü çarpışmalara ve bunun sonuçlarına katlanma sorumlulukları olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki ezilenlerin, yoksulların, kadınların çektiği acıların ve her gün katlanmak zorunda oldukları yaşamsal güçlüklerin yanında tutsaklık o kadar da büyük bir bedel sayılmaz. Bu nedenle Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde daha önceden planladığım seminer ve panel programlarımı tamamladıktan sonra tutuklanma ihtimalimin yüksek olduğunu bilerek Türkiye'ye döndüm. Bir devrimci dünyanın her yerinde yaşayabilir kanımca. Daha önce ben de Latin Amerika'ya, Avrupa'nın pek çok ülkesine, Kürdistan'ın çeşitli bölgelerine kim etkinlikler için gittim. Ancak hepsinde yeniden Türkiye'ye döndüm. Buradaki mücadelenin ihtiyaçlarına, sosyalist bir hukukçu olarak duyduğum sorumluluk gereği sırt çeviremezdim. Bu nedenle sonuçlarını bilerek ve göze alarak Türkiye'ye döndüm.
Tutuklanma gerekçelerine dönersek; seninle birlikte tutuklandığın 84 kişinin dosyasında çok sayıda itirafçı beyanı var. Kim bu itirafçılar ve ne söylüyorlar?
Tutuklandığımız dosyada çok sayıda itirafçı ifadesi var. Bunların bir kısmı daha önce yargılaması yapılan dosyalarda mevcut beyanlar olmakla birlikte, Mustafa Naci Toper, Özlem Yiğit, Ünal Canikli gibi olası bir ceza tehdidi karşısında kendisini kurtarmak için yakın dönemde yalan beyanlarda bulunarak kişiliksizleşmeyi kabul eden onursuz bir yaşamı tercih eden kişilerdir. Soruşturma dosyasındaki itirafçı ifadelerini kendi içinde birkaç kategoriye ayırabiliriz. Büyük bir kısmı gözaltı ya da hapishanede fiziksel, psikolojik işkence ile tehdit edilip siyasi polisin yönlendirmesiyle gerçek dışı beyanlarda bulunan; yasal faaliyetleri illegalize eden beyanlarda bulunan kişiler, yasal ve meşru politik çalışmaları yasa dışı göstermeye çalışan başta ESP, SKM, SGDF, EHB'yi ve bu kurumların faaliyetlerini illegalize etmeye çalışarak meşruiyetlerini azaltma amacı taşıyan gerçek dışı beyanlardır.
İçlerinde daha sonra hakim karşısında ifadelerini geri çeken, polisin ya da istihbaratçıların yaklaşımını teşhir edenler var. Mustafa Tezel böyledir mesela. Bunları İBB dosyalarında da sıkça görüyoruz. İftiralar sonrası onursuz yaşamda ısrar eden, siyasi polis ile iş birliğini meslek derekesinde sürdüren düşkünler ise ayrı bir kategori. Hangi biçimde olursa olsun başkasına suç iftirasında bulunmak, kişiliksizliği kabul etmektir. Siyasal tercihi ne olursa olsun, bedeli her ne olursa olsun, insan inandığı manevi değerlere sahip çıkmalı, yalan söylememeli, iftira atmamalı, kendi canı, ailesi, malı, mülkü, ne ile tehdit ediliyor olursa olsun bu aşağılamayı kendisine yakıştırmamalı ve onurlu bir yaşama sırtını dönmemelidir.
CHP'ye dönük tutuklamalarda da itirafçı beyanlarının esas alındığını gördük. Ancak ESP'ye dönük bu saldırı çok daha eski ve neredeyse her tutuklamada benzer gerekçeler sunuluyor. Bu saldırıyla hedeflenen ne?
Hak ve özgürlük mücadelesini engellemek isteyen siyasi iktidar yargı dolayımı ile çeşitli argümanlara başvuruyor. Dün yasa dışı dinleme-izleme ve gizli tanık beyanları ile bunu yapıyordu, bugün ise itirafçı beyanları ile sonuç almaya çalışıyorlar. Gizli tanık uygulamasının hukuka aykırılığı çok teşhir oldu ve bir ölçüde bundan vazgeçtiler. Şimdi ise olası bir cezadan kurtulma vaadi ile polis yönlendirmesi ile yasada yer alan etkin pişmanlık kurumunun da sınırlarını aşacak biçimde itirafçılaştırma yöntemine başvuruluyor. İmamoğlu'nun yargılandığı İBB davasında, Aziz İhsan Aktaş davasında daha önce etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan kişilerin beyanlarını duruşma sırasında geri çektiğini gördük. Ekrem İmamoğlu, hakkında hazırlanan iddianameyi, "iddianamenin özünde ve ruhunda itirafçılar var" diyerek iftiraname olarak tanımladı. Devletin bu itirafçılık saldırısında iki yönlü hedefi var. Bir yandan AKP-MHP iktidarı döneminde daha da belirgin hale gelen toplumsal çürümeyi derinleştirmek istiyor. İnsanların birbirine güven duymadığı, haksızlık karşısında boyun eğdiği, kendi çıkarları uğruna başkalarının hayatlarını kolayca hiçe sayıldığı bir toplum yaratılmak isteniyor. Diğer bir yandan da gözaltı ve tutuklama saldırıları için hukuksuz bir delil üretilmiş oluyor.
Tutuklama gerekçeleri arasında avukatlık faaliyetlerin de var. Sen de anlattın her insanın yargılama aşamasında savunma hakkı var. Ancak bu da avukatların yargılanmasına, tutuklanmasına neden oluyor. Bu duruma dair neler söylemek istersin?
Tutuklanmama gerekçe yapılan itirafların tamamı Ezilenlerin Hukuk Bürosu'nda çalıştığımı söylüyor. Daha önce de avukatlığını üstlendiğim kişiler ve politik avukatlık faaliyetlerim gerekçesiyle yargılandım ve bir yıl tutuklu kaldım. Geride kalan 10 yıl içinde hem tek tek avukatlara dönük çeşitli saldırılar oldu. İstanbul Barosu yöneticileri hakkında açılan dava, avukatların savunma kürsüsündeki sözlerini soruşturma konusu olması, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ÖHD üyesi avukatlara yüksek hapis cezası verilmiş olması bu saldırıların birkaçı sadece. Rejimin ezilenler üzerindeki siyasal baskısının özel bir biçimi olarak avukatlar üzerindeki sistematik yargı tacizi devam ediyor. Gazeteciler üzerindeki baskıyı da böyle değerlendirebiliriz.
85 kişinin tutuklandığı dosyada daha önce de yargılamaya konu edilen iddialar var. Bir insan aynı gerekçelerle tutuklanabilir mi?
Hukukta, "non bis in idem" ilkesi var. Aynı fiil nedeniyle mükerrer yargılama yasağı ilkesi. Ancak bu ilke söz konusu siyasi davalar olunca sıkça ihlal ediliyor. Değil aynı fiilden iki ayrı yargılama, aynı eylem nedeniyle daha önce takipsizlik kararı ya da berat kararı verilmesine rağmen defalarca gözaltı ve tutuklama kararı verilebiliyor. Kobanê davasında da siyasetçiler hakkında 2 defa tutuklama kararı verilmişti aynı eylemler nedeniyle, hatırlanacaktır. Faşizm koşullarında burjuva hukuk normlarının sıkça askıya alınması rutin bir uygulamadır.
AYM ve AİHM kararlarına rağmen siyasetçilerin serbest bırakılmamasını ve umut hakkının uygulanmamasını da bu kapsamda değerlendirebiliriz. Tüm bunlar formel hukukun uygulanması için dahi hak ve özgürlük mücadelesini hukukla sınırlı tutmamanın zorunluluğunu gösteriyor bize.
Bu tutuklama saldırısının ardından emekçi sol güçlerin aldığı tutuma dair neler söylemek istersin?
Benimle ve bizimle dayanışma gösteren başta meslektaşlarımız olmak üzere tüm siyasi parti ve örgütlere teşekkür ediyorum. Bu tasfiyeci saldırılar karşısında dayanışmanın sınırlarını aşan güçlü ve hızlı refleksi doğru bir siyasi okuma olarak da görüyorum. Faşizme karşı geliştirilecek birleşik mücadele bakımından, siyasetçilere, hukukçulara, sendikacılara, gazetecilere önemli görevler düşüyor.
ESP'ye dönük bu saldırı, Rojava'da yaşanan katliamı protesto eylemlerine dönük saldırılar, Nevroz'a katılanlara dönük tutuklama saldırısı, hasta mahpusların ATK raporlarına rağmen tahliye edilmeyişi, gazetecilerin, sendikacıların, hukukçuların üzerindeki baskılar başta olmak üzere rejimin yakın dönem politikaları demokrasiden ziyade ezilenlere karşı daha büyük savaş hazırlığını gösteriyor. Geçen yıl Ocak ayında ESP'ye dönük tutuklama saldırısı olduğunda, "Saldırı hepimize, mücadele hep birlikte" demiştik. Şimdi de benzer şekilde "tutsak sosyalistlere özgürlük" çalışmaları yürütülüyor. Bu çalışmayı önümüzdeki dönemin siyasal çalışmaları ile iç içe ele almak, birleşik mücadele zeminlerimizi büyütmek, faşizmi yenilgiye uğratmak bakımından son derece önemli olacaktır.